derviş,sofi,ilahi,ilahiler,dervişler,tarikat,tasavvuf,zikir,medine,mekke,zikrullah,mürşid,mürid,efendimiz,resulullah,salavat, en güzel ilahiler
  tarikatnedir
 

http://img1.loadtr.com/b-626027-rumeysa_b%C3%BC%C5%9Fra_ilhan_menzil_tasavvuf_tarikat_nak%C5%9Fibend_gavs.jpg
irtica

Günümüz insanlarının çoğu birbirlerine hep sorarlar tarikat nedir? Dinimizdeki yeri neresidir? Herhangi bir tarikata girmek şart mıdır?


Tarikatların ne olduğunu kamil manada anlamak için ilk önce şeriatin ne olduğunu bilmek gerekir. Allah'ın (c.c.) şeriatini tam manasıyla içine sindirmiş bir insan, kabullenmiş bir insan tarikatın eksikliğim kendi bünyesinde zaten hissetmeye başlar. Çünkü Allahu Teala'nın nizamını, şeriatini içine sindirip kabullenen her insanda bu nizamı hayata geçirip, yaşayıp yaşatması gereği hasıl olur. îşte tarikatta bu nizamı, bu şe-riati en iyi şekilde takva üzere hayata geçirip yaşama şeklidir. Şeriat kurallar ve bu kuralları tam olarak bilmektir. Tarikat bu kuralları tam manasıyla yaşamak ve yaşatmak yoludur. Yoksa birçok insanımızın anladığı manada tarikat, dünyadan elini eteğim çekmek sadece kendini ibadete vermek değildir. Çünkü Rasulullah (s.a.v.-) ashabı ve gerçek tarikat erbabları böyle yapmamışlardır. Onlar aksine şeriat! bütün incelikleriyle ilmi manada bilip, takva üzere yaşamış, aynı zamanda ticarette yapmışlar, devlet işleri ilede uğraşmışlar, ailevi düzenlerim de devam ettirmişlerdir. Yani evlenmişler ve çoluk çocuğa da karışmışlardır. Kısaca Allahu Teala'nın helal kıldığı her şeyden fayda-lanmışlardır.
Dinimizdeki yerine gelince, Cenabı Hak (c.c.) Kur'an'da, Yunus suresi: 62, 63, 64. ayetlerinde mealen şöyle buyuruyor:

"iyi bil ki Allah'ın veli kullarına hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar ki inandılar ve korundular. Dünya hayatında da ahirette de müjde onlara, Allah'ın kelimeleri (sözleri) asla değişmez, işte bu büyük bir kurtuluştur."

Tarikatları veli mektepleri olarak kabul edersek, Allah'ın bu va'dini de bunun yanma koyarsak tarikatların dinimizdeki yeri kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Bununla birlikte, dinde yani şeriatta olan herşeyin zahiri ve batını şekilde araştırılmış daha saflaştırılmış şekli vardır tarikatta. Bu araştırma ve saflaştırma kulların daha iyi anlaması ve daha kolay ve zevk alarak yaşaması doğrultusundadır. Tarikat, nefisle yani insanın kendi içindeki gurur, kibir, riya gibi kötü hasletleriyle mücadele etmesidir, zira bir muharebe sonunda Rasulullah (s.a.v.) ashabına asıl muharebenin yeni başladığım söyleyince ashab "Ya Rasulullah bu çetin ve kanlı muharebeden daha büyük ne olabilir ki?" diye sormuşlar O da: "Nefislerimizle olan savaşımız yeni başlıyor, ganimet dağıtımında esirlere mua melede nefislerinize uymayınız," diye öğütlerde bulunmuştur. Yani tarikatı öğütlemiştir. Tarikat, şeriat üniversitesinin doktora yapma bölümüdür. Bu doktora yapmaya hak kazanmış kamil insan ilk önce doktor olur, sonra doçent sonra da profesör. Ama bu makamlara gelebilmek için ilk önce şeriatın ilk okulunu, orta okulunu, lisesini ve üniversitesin! okumak ve mezun olmak gerekir.

Herhangi bir tarikata girmek şart mıdıra gelince, insan manevi açıdan olgunlaşmak, nefsinin heva ve heveslerinden kurtulmak, kendi içini temizlemek, şeriat! kamil manada yaşayıp yaşatmak mana aleminde yükselmek niyetinde ise şarttır.

Tarikat kulların toplum hayatında, aile hayatında, iş hayatında kısaca her sahada yaradanından korkması, yüreğinin onun adı anıldığında bile titremesi halidir. Sözün özü her gönüle manevi bir jandarma manevi bir bekçi koyma halidir. Hal böyle olunca hangi insan bunu istemez? Hangi insan buna karşı çıkabilir.

Onun için şeriatin inceliklerim bilmek isteyen her insan için bir tarikat yolu şarttır diyebiliriz. Kısaca şeriatsiz olgunlaşmış bir tarikat hayatı, aynı şekilde tarikatsiz olgunlaşmış bir şeriat yaşantısı düşünülemez.

Tarikatların zahiri, pratik manasım birkaç cümle ile özetledikten sonra, fakirane dilimizin döndüğü kadar biraz da batını (gizli) manasından bahsetmek isteriz.

Tasavvuf yolu, yani tarikatlar, mana aleminde, ba-tını alemde devamlı surette Allah'ı (c.c.) hatırlamak ve sürekli ondan korkmaktır, însan nasıl zahirde hazır-ladığı, düşündüğü şeyden uzak kalamazsa, işte tari-katta insana hatırlattığı şeye yani Allah (c.c.) ile de-vamlı birlikte olnaaya sevk eder ve sürükler. Nitekim Cenabı Hak zülciel h.z. Maide suresi 35. ayetinde me-alan şöyle buyuruyor. "Ey iman edenler, Allah'tan korkun ona (yaklaşmak) için vesileler arayın ve onun yolunda cihad edin, ta ki muradınıza eresiniz."
Tarikat insanı Allah'a yaklaştırır ve Allah ile bir-likte kılar. Tarikat insanın Allah için gözünden dökü-len yaştır. Gönlündeki nefsi emmaresiyle savaştır. Ta-rikat şeriat gemisine binip, denize açılmak ve o engin-lerdeki sırları, güzellikleri keşfetmektir. Tarikat bü-tün alemi yaradanının gözüyle görmek ve bütün mah-lukatı yaradanından ötürü sevmektir. Kısaca tarikat bütün gönülleri birleştirip Allah'a doğru yürümektir.
Mevlana hazretleri ne güzel söylemiş:
"Aşıkların sevinci ve gamı sadece Allah'tır. Onla-rın el emekleri ve ücretleri de yine O'dür. Her kim de Allah'tan başkasına bir aşk varsa o aşk şeker yemek kadar tatlı da olsa yine can çekişmek kadar acıdır." Yine Peygamber (s.a.v.) Efedimiz Rabb'ine şöyle iltica ve niyaz eder ve der ki: "Senin öfkenden rızana sığını-rım, Ya Rab! Senden Sana sığınırım" Evet tarikat Al-lah'tan yine kendisine sığınma yöntemidir. Tarikat ya-radanın kapısından başka gidilecek bir kapı olmadığı-nı benimseten yoldur. Bunların ötesinde tarikat aklın
bile idrak edemediği olağan üstü halleri yaşamaktır. Özetle tarikat yine Peygamber'imizin:

"Allah'ın ahlakı ile ahlaklanınız." hadisinin özüdür, içeriğidir.

Tarikat altunu has hale getirmektir. Daha sonra da bu has altunu kalıplara dökmek ve ondan çeşitli güzellikteki mücevherat ortaya çıkarmaktır.

Tarikat, şeriattaki su ve toprak ile yapılan temizlikle yetinmeyip kalpleri temizleme yoludur.

Tarikat Ramazan orucunu tutan bir insanın yemek içmek şöyle dursun orucu bozulacak
korkuşu ile kötü sözden, gıybet etmekten bile korkmağı halidir.

Tarikat, Allah demektir. Allah'ı sevmektir, O'ndan korkmaktır. O'nun kapısından başka bir kapı aramamaktır.

Tarikatı zahiri batını manada makul ve anlaşılabilir ölçülerde dilimizin döndüğü şekilde açıklamaya çalıştıktan sonra, şimdi de tarikat nasıl başlar ve nasıl devam eder? Bunun
zerine birkaç kelam etmek isteriz.

Tarikat yolu murad etmekle başlar. Zaten mürid demek murad etmek demektir. Daha sonra önceden bahsettiğimiz gibi şeriat üniversitesin! bitirmiş bir profösörün (Kamili mürşidin) eteğine yapışmak ve onun derslerine katılmakla devam eder.
On iki hak tarikat ve bunların çeşitli kolları vardır. Bunların bir kısmı günümüze kadar ulaşmamış ve yine bir kısmı da özünden çıkanlarak yani tahrib edilmek sureti ile gayesinden saptırılmak istenmiş olsa bile yine de gerçek ve hak olan tarikatların ve onları canları pahasına yaşatmaya çalışan kamili mürşidlerin bugüne dek Elhamdülillah varlıklarım koruyabil-meleri büyük sevinç ve öğünç kaynağımızdır.
Geçmiş asırlarda ve günümüzde her ne kadar benimsenmeselerde tarihe baktığımızda bütün maddi manevi icadların; ilimlerin ve fetihlerin altında o tarikatların ve onların kamili mürşitlerinin manevi imzaları açık açık görmemiz büyük bir gerçektir.
Cebir ilminin temelinde ve hatta isminde bile bir Allah dostunun imzası vardır. Tıbbiyede îbni Sina hakeza öyle yine Osmanlı împaratorluğunun kurulmasında Şeyh mürşid Edebali'nin imzası İstanbul'un fethinde büyük mürşid Akşemseddin Hz.nin imzasım (manevi) bulmak her kesim insan tarafından kabul edilen bir gerçektir.
Günümüzde maalesef tarikat yollarının önünün kesilmek istenişi bu yolların yadırganışı, yok sanılma-sı, bizleri yukarıda saydığımız zahiri ve batınî ilimlerden yine aynı şekilde zahiri ve batınî fetihlerden uzaklaştırmış, bizi bize hiç yakışmayacak şekilde bir zamanlar ismimizden bile çekinen kavimlerin kapısında dilenci durumuna düşürmüştür.
Evet geçmişte Allah'ın dostlanna sahip çıkan ve onların yollarına maddi ve manevi destek veren top-lumları Cenabı Hak yüceltmiştir. Şimdi ise onları yadırgayan, küçümseyen, yok sayan, ezen toplumların durumuda ortadadır.

Yukarıda belirttiğimiz on iki tarikattan biri de Ka-diri tarikatıdır. Adım zamanın en büyük mürşidi, alimi olan Gavsulazam AbduiKADÎR Geylani hazret-lerinden almıştır. Kadiri tarikatının ve diğer tarikat-ların piri ve yol gösterenidir. Burada manevi rütbele-rin en büyüğü olan "Gavsül-Azam" nedir? onu açıkla-mak isteriz.
Her toplumun manevi bir büyüğü bir manevi başı vardır. Bu baş o topluluğun kutubudur. Bütün zahiri ve manevi olgunluğu şahsında toplamış olan bu kutu-ba GAVS denir. Her devirde bir tanedir, işte kendi devrinin, kendi asrinin en büyüğü, Gavsül Azam'ı da Abdülkadir Geylani hazretleridir.
Günümüzden 945 yıl önce yani hicri 471 yılında "Geylan" kasabasında dünyaya gelmiştir. Bu fani alemde 90 yıl yaşamış ve ebedi aleme göçmüştür. Ba-bası Seyyid Ebu Salih'tir.
Soyu baba tarafından Hz. Hasan (r.a.) Efendimize, anne tarafından Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimize daya-nır. Yani anne ve baba tarafından soyu Peygamber Efendimiz'in torunlarına dek uzanır.
Abdülkadir Geylani Hazretleri Hanbeli mezhebinde idiler.
Türbesi Bağdat'tadır.

 

Kaynak: Kadiri Yolunu Gerçekte Yaşayıp Yaşatanlar



 

İslam'da Tasavvuf ve Tarikatların Yeri 

Tarikat, tasavvuf ve müridlikle ilgili açıklık getirilmesi gereken bir başka konu da, günümüzde bir kısım insanların, “Resulullah (s.a.v.) Efendimiz zamanında tarikat ve müridlik diye bir şey yoktu, bu olgular sonradan oluştu” iddiaları ile gündeme getirdikleri konudur.

Bizler de bu yazmış olduğumuz kitabın her kesimden insan tarafından okunabileceğini düşünerek böyle bir konunun insanların akıllarını ne denli karıştırdığının da bilincinde olduğumuzdan artık bu karışıklığın, bu asılsız iddiaların ortadan kalkması için, ortadan kalkmasa bile bu kitabı okuyan kardeşlerimizin bu iddialarla karşılaştıkları zaman gerçek sizin dediğiniz şekilde değil, gerçek bakın bu şekildedir, diyebilmeleri için açıklık getirmeye dilimizin döndüğü, kalemimizin yazabildiği kadar aktarmaya çalışacağız.

Resulullah (s.a.v.) Efendimiz zamanında isim olarak müridlik yoktu denilebilir, ama yaşantı olarak bütün ashabı kiramın yaşantısı tam manasıyla mürid yaşantısıydı ve ashabın mürşidi, irşad edeni Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) kendisi idi. Bugün İslam alemine baktığımız zaman şunu görürüz: Resulullah’ın ve ashabının yaşantısına ayak uydurmaya çalışan tarikat müridleri, dervişleri ve o yaşam şeklini öğütleyen, yaşatmaya çalışanlar ise yine tarikat şeyhleri ve mürşidleridir. Nitekim ashab-ı suffe, “suffe” ismini yaşantı tarzlarından dolayı almışlardır. Tasavvuf ilmi de ismini aynı şekilde suffa kelimesinden almıştır.

 Resulullah (s.a.v.) Efendimiz zamanında yaşayan ashab-ı suffe, kendilerini tamamen dünya meşgalelerinden çekip almış, bütün günlerini ve gecelerini Allah Resulünün mescidinde onun sohbetlerini dinleyerek geçirmekteydiler. Onlar, Allah Resulü'nün söylediklerini kendi hayatlarında tatbik edip kendilerinden sonrakilere de anlatan, bütün ömürlerini Allah Resulünün mescidinde ibadet ederek geçiren ve zenginlerin getirdikleri, verdikleri ufak, tefek şeylerle hayatlarını idame ettirmeye çalışan insanlardır.

Belki isimler değişmiş olabilir. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz zamanında isim suffe iken günümüzde, mürid ya da derviş olmuşsa da değişmeyen yaşam şekli, yaşama sistemidir. Kısaca, İslâm’ı bilip anlama şekli hep aynı kalmıştır. Günümüz İslam aleminde İslam ile ilgili ilimlerin içinde Resulullah’ın yaşantısını, asr-ı saadette yaşayan Müslümanların yaşantısını en derin detaylarıyla, en ince ayrıntılarıyla anlayıp, en iyi şekilde, en samimi ifadelerle anlatan ilim dalı, tasavvuf ilmidir.

Bir örnek vermek gerekirse: Günümüz İslamî ilimlerinden olan Tefsir, Akaid, Fıkıh ilimlerinde kolay kolay tasavvufla ilgili bir şey bulamayız. Oysa Tasavvuf ilminde hem Tefsir hem Akaid hem Fıkıh hem Hadis ilminden çok şeyler bulabiliriz. Bu demek oluyor ki, Tasavvuf ilmi bütün İslâmi ilimleri bağrında toplamıştır.

Resulullah (s.a.v.) Efendimiz zamanında müridlik yoktu diyenlere o Nebiyyi Muhteremin hayatından bir örnek vererek cevap vermek isteriz:

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: Bir kısım kendisini tamamen Allah’a adamış, onun rızasından başka bir şey düşünmeyen fakirliği kendilerine libas olarak kabullenmiş o zamanın tabiri ile “Sufi” günümüz tabiri ile “Mürid, Derviş” yaşantısını kendilerine şiar edinmiş ashabı ile birlikte otururken, bunların içinde Selman-i Farisî, Ebu’d-Derda ve Bilâl-i Habeşî Hazretleri de vardı. Kureyş’in ileri gelenlerinden bir kısım insan kendisiyle görüşmek istediklerinde, yanında oturan o fakir insanları uzaklaştırması gerektiğini, onlarla aynı ortamda bir araya gelemeyeceklerini Peygamberimize ilettiler. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz kendileriyle konuşmak isteyen Kureyş’in bu ileri gelenlerinin Müslüman olmalarını çok ama çok istiyordu. Bunu son denece arzu eden Peygamberimiz (s.a.v.) o adamlar geldiğinde çevresindeki o fakir Müslümanların dışarı çıkmasını bir an için düşünmüş olmalı ki Cenabı Hak (c.c.), kendisini hemen Kehf suresinin 28. ayetini göndererek uyarmıştır. Allah tarafından bu uyarma sadece Kehf suresinde değil Cenabı Hak aynı konuya Abese suresinde, En’am suresi 52. ayetinde de yer vermiş ve bu önemli konuyu bu şekilde üç suredeki bu ayetleriyle perçinlemiştir.

Bu ayetlerin içeriği neydi? Gelin hep beraber bu ayetlerin içeriğini inceleyelim ve Resulullah zamanında müridlik, dervişlik, sufilik var mıydı yok muydu? Karar verelim.

Allahu Teâlâ (c.c.) Kehf suresi 28. ayetinde mealen şöyle buyuruyor:

“Kendini sabah, akşam Rab’lerine dua eden onun cemal yüzünü dileyen kimselerle beraber tut (onlarla beraber bulunmaya candan sabret). Gözlerin dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan başka yana sapmasın. Kalbini bizi anmaktan alıkoyup, nefsinin arzusuna uyan ve işi hep aşırılık olan kişiye itaat etme."

Ayeti kerime “sabah akşam Rab’lerine dua eden, cemal yüzünü dileyen” insanlardan bahsediyor. Yüce Yaradanımız Resulü'ne bir an dahi gözlerini onlardan ayırmamasını emrediyor.

Şimdi günümüze dönelim. Ve kendi kendimize soralım, bugün sırf Allah’ın cemal yüzünü dileyerek sabah akşam Rabb’lerine dua eden insanlar hangi toplumlardan çıkıyor. Bu insanları hangi mektepler yetiştiriyor. Ayeti kerimeye göre bu tür insanlar Cenab-ı Hakk’ın nazarında son derece itibar görüyor. Resulü'nü bile bu insanlardan bir an dahi gözlerini ayırmaması açısından uyarıyor. Allah’ın son derece kıymet verdiği bu insanları günümüzde ararsak nerelerde bulabiliriz? Cevabı çok kolay: Tabi ki bir tarikat mektebinde bir gerçek mürşid-i kâmilin dizinin dibinde bulabiliriz. O halde şöyle diyebiliriz: Resulullah (s.a.v.) zamanında nasıl ki dünya hayatını ahiret hayatının gerisinde tutan, ebedi hayatı ön plana alan, tek dilekleri tek arzuları Allah’ın rızasını kazanmak olan sufiler, dervişane, müridane yaşayanlar vardıysa, bugün de aynı yaşam tarzını idame ettirmek isteyen sufiler, dervişler ve müridler vardır.

Yukarıda ayeti kerimenin mealinden anladığımıza göre de Cenab-ı Hakk’ın kulları içinde rağbet ettiği, güvendiği, itibar gösterdiği kullar da bu bahsedilen sufiler, dervişler ve müridlerdir.

İşte bir diğer ayet:"Sabah akşam Rab’lerinin rızasını isteyerek O’na yalvaranları kovma." (En'am suresi, 52. ayet) diye Resulünü ikaz ediyor, Yüce Yaradanımız.

Cenab-ı Hakk aynı konuya Abese suresi 1’den 10. ayetine kadar olan bölümde de yer vermiştir. Mealen şöyle buyuruyor:

“Surat astı ve döndü, amanın kendisine gelmesinden ötürü, belki o arınacak yahut öğüt dinleyecek de, öğüt kendisine yarayacak. Kendisini zengin görüp tenezzül etmeyene gelince, sen ona yöneliyorsun onun arınmasından sana ne? Fakat koşarak sana gelen Allah‘tan korkarak gelmişken, sen onunla ilgilenmiyorsun.”

Cenab-ı Hakk (c.c.), bizzat Resulü'ne çevresindeki fakir, dünyayı atmış, takvaya yönelmiş, Allah’tan rızasını dileyen, bekleyen o insanlara yönelmesini, onlardan bir an bile ayrılmamasını emrediyor.

Demek oluyor ki, takva üzere yaşamayı dervişane yaşamayı, müridane yaşamayı Cenab-ı Hakk Resulü vasıtasıyla kullarına emrediyor. Allah’ın açık açık bir çok ayetinde bahsettiği, methettiği, bu dervişlik hayatı, bu sufiyane hayat tarzı o zaman da vardı. Bugün de var, kıyamete kadar da var olacak, İnşallah.

Bütün bu ayetlerin, hadis-i şeriflerin ışığında şunu anlıyoruz: Cenab-ı Hakk (c.c) kullarını yarattığı ilk andan itibaren kıyamete kadar onlardan kendisine varabilmeleri, kendisine kulluk edebilmeleri için vesileler edinmelerini, sebepler aramalarını emrediyor. Resulullah (s.a.v.) Efendimize kadar olan zamanda bu vesileler, Peygamberler ve Nebiler idi. Daha sonra Resulullah (s.a.v.) Efendimiz ile birlikte Peygamberlik, Nebilik vesilesi son bulduğundan dolayı, O'ndan sonra günümüze kadar bu vesileler, varis-i nebi olan Allah dostları, evliyaullahlar yani mürşid-i kâmiller olmuştur. Ve kıyamete kadar da böyle devam edecektir.

Bizlere düşen de, bu Allah dostlarını eleştirmek yerine onlara çamur atmak yerine, yaşarken onları bulup eteklerine yapışarak istifade etmek olmalıdır. Çünkü insanlar içinde Yaradanına karşı en samimi bir şekilde kulluk eden onlardır. Çünkü dünyayı boşayarak, ondan yüz çevirerek yüzlerini yalnız Allah’a (c.c.) çeviren onlardır. Çünkü Allah’a varan yolları ve bu yollarda karşılaşılacak olan bütün meşakkatleri bilip ona göre insanlara yardımcı olmaya çalışan, insanların Allah’a varan yollarda takılmadan, üzülmeden, ezilmeden yürüyebilmeleri için ömürlerini feda eden, yine onlardır. Yine aynı şekilde onlar Allah’ın (c.c.) “Haberiniz olsun ki Allah'ın veli kulları için hiçbir korku yoktur. Onlar hiçbir zaman mahzun da olmayacaklardır.” (Yunus Suresi: 62) ayetindeki müjdelerine mazhar olmuş kimselerdir.

Bu insanları eleştirmek yenine, toplumların en faydalı, en değerli kişileri olarak kabul edip onlardan faydalanmak gerekir.

Her biri manevi bir pırlanta olan bu insanları yaşadıkları zamanlarda, yaşadıkları toplumlarda araştırıp bularak ortaya çıkarmalıyız. Bu bir toplum görevidir. Bu fert olarak hepimizin görevidir. Evet bu tür nadide, sayıları çok azalmış insanları yaşarken ortaya çıkarıp toplumlarda layık oldukları değerleri vermeliyiz. Öldükten sonra kabirlerine giderek adak adamak, mum yakmak, bezler asmaktan ziyade bu insanlardan yaşadıkları zamanlarda sözlerinden, sohbetlerinden, hikmetli fikirlerinden faydalanmalıyız.

Onların sözlerinde, onların fikirlerinde zararlı, insanları delalete götüren hiçbir şey yoktur. Aksine onlar yaşadıkları zamanlarda ve mekanlarda insanlar arasında ne renklerinden dolayı ne fikirlerinden dolayı ne zengin yada fakir oluşlarından dolayı ayırım yapmamışlardır. Bütün insanlara hepsi Allah’ın kullarıdır diye eşit davranmışlardır. Kollarının uzanabildiği bütün yönlere adaleti, birliği, beraberliği götürmüşlerdir. Allah’ın emirlerinin, Allah’ın dininin muzaffer olabilmesi için ellerinden ne gelmişse yapmışlardır. Çoğu da bu yolda hayatlarını kaybedip şehid düşmüşlerdir.

Şimdi bir defa daha düşünelim, bütün ömürlerini kulların maddi ve manevi mutluluğuna adayan, onları sürekli birliğe, vahdete davet eden, bunları yaparken hiç ama hiçbir dünyevi menfaat gözetmeyen bu nadide insanlara nasıl değer vermeyiz? Nasıl bu insanları eleştirebiliriz. Faydalarından başka hiçbir zararları olmayan bu insanları nasıl yok sayarız. Bu insanları bu şekilde yok sayıp toplum olarak maddi manevi başarıların, fetihlerin altına nasıl imza atarız.

Allah rızasını kazanmak için Allah dostlarını sevmek şarttır. Muaz Bin Cebel Hazretleri, Resulullah (s.a.v.) Efendimizin şöyle buyurduğunu işittim diyor:

 “Kıyamet günü Arş-u Azamın etrafında bir takım insanlar için kürsüler kurulacaktır. Bunların yüzleri ayın on dördü gibi parlayacaktır. İnsanlar feryat ederken, onlar feryad etmez, insanlar korkarken onlar korkmazlar. Onlar, korku ve kederleri olmayan, Allah‘ın gerçek velileridir. Resulullah (sav)'e sorduk: “Ey Allah ‘ın Resulü bunlar kimlerdir?” Buyurdular ki: “Onlar Allah rızası için sevişen kimselerdir."

Bir müridin kâmil bir şeyhe bağlanıp onu sevmesinde Allah’ın rızasından başka ne olabilir ki? Tarikatların gerçek gayesinde de Allah için sevişmek yattığına göre, bunun kıymetini toplum olarak, fert olarak bilmemiz şarttır ve gereklidir.

İmam-ı Gazali Hazretleri İhya-u Ulumiddin adlı eserinde şunu nakletmektedir: Cenab-ı Hakk (c.c.) Hazretleri Hz. Musa’ya: "Ya Musa, benim için bir amel işledin mi?" diye sordu. Musa (a.s.): “Ey Rabbim Senin rızan için namaz kıldım, oruç tuttum, sadaka ve zekat verdim.”

Allahu Tealâ buyurdu: “Bütün o ibadetler senin içindir. Namaz kıldın burhandır. Oruç tuttun sana cehennemden siper ve kalkandır. Sadaka kıyamette gölgedir. Zekat ise malın ve canım için nurdur. Bunların hepsi sana, benim için ne yaptın?”

Musa (a.s.): “Allah ‘ım o halde senin rızan için olacak bir ameli bana söyle ki onu işleyeyim.” Cenab-ı Hakk (c.c.) şöyle buyuruyor: “Ya Musa benim için dost edin, yine benim için düşman edin."

Allahu Teâla (c.c.) Hazretleri, hemen hemen bütün Peygamberlerine en faziletli amelin “Allah için sevmek ve yine Allah için buğzetmek” olduğunu beyan etmiştir. İşte tarikatı yaşamaya ya da yaşatmaya çalışan insanların da yegane gayesi Cenab-ı Hakk’ın bu beyanı üzerinde hayat sürdürmektir.

Mevlana Hazretleri de şöyle buyuruyor: “Kendine bir yol gösterici, mürşid seç, çünkü rehbersiz sefere çıkmakta afet, korku ve hata vardır.” Devamla: “Kalbi münevver bir zatın bendesi olmak (hizmetkârı) padişahlara baştacı olmaktan daha hayırlıdır” der.

Tarikatların, mürşidlerin, dervişlerin, müridlerin var oluşları ve hak oluşları hakkında daha nice nice ayetler, hadisler ve menkıbeler yazabiliriz. Bunların hepsini yazmaya kalksak kağıtlar ve kalemler yetişmez. Zaten bu yolu yazmakla çizmekle, anlatmakla, kâmil manada anlamak mümkün değildir. Yaşamak tad almak gerekir.

Aşk nedir? diye sormuşlar Mevlana’ya. O mübarek, nur yüzlü zat şöyle cevap vermiş: “Ben ol da bil...”

 
  Bugün 30808 ziyaretçi (77423 klik) kişi burdaydı! Allah Razı olsun!..  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=