derviş,sofi,ilahi,ilahiler,dervişler,tarikat,tasavvuf,zikir,medine,mekke,zikrullah,mürşid,mürid,efendimiz,resulullah,salavat, en güzel ilahiler
  tasavvufolmayinca
 
Şeyh Olmayınca ve Tasavvuf Hakkında

Şeyh Olmayınca ve Tasavvuf Hakkında

Tarih28 Ocak 2014, 15:10Editör

Araştırmacı-Yazar Siraceddin Önlüer ile yapılan röportaj..

 

Araştırmacı-Yazar Siraceddin Önlüer ile rehbersiz yol yürümenin zararları, kâmil mürşidde bulunması gereken özellikler, Âlimlerin mürşidlere tabi olma nedenleri üzerine bir dizi söyleşi gerçekleştirdik. Yapılan röportajı siz değerli “tasavvufnedir.com” okuyucuları için yayınlıyoruz.

Siraceddin Önlüer Kimdir?

 
1972 yılında Adıyaman’da doğdu. İlköğretim ve liseyi burada tamamladı. Henüz okula başlamadan İslami ilimlerle meşgul oldu. Klasik usulde Arap dili ve edebiyatı, hadis, tefsir, fıkıh gibi ilimleri tahsil ederek icazetname aldı. Daha sonra Anadolu Üniversitesi, İlahiyat (Önlisans) programını bitirdi. Yaklaşık 6 yıl çeşitli İslamî ilimlerde eğitimler verdi.
 
Edep Yâ Hû, Kalp Âlemi, Kalbin Hastalıkları, Ben Pişmanım gibi kitapların müellifi olan Önlüer, Semerkand Yayınları’na ait araştırma merkezinde telif ve tercüme çalışmalarına devam etmektedir.

 

Tasavvuf Nedir: Hocam, meşhur bir söz var; “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” deniyor. Bunu bize izah eder misiniz?

 

Siraceddin Önlüer: “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” sözü klasik tasavvuf kitapları başta olmak üzere hemen hemen bütün kaynaklarda yer alır. Tabi buradaki şeyh kelimesi mutlak manada mürşid-i kâmil demektir. Tasavvuf ehli bununla, kendisine uyulmaya layık bir Allah dostunu kastetmişlerdir. Gerçek mürşid; âlimdir, ariftir, takva ve edebte zirvededir, nur ve feyiz sahibidir. Ayrıca insan terbiyesinde ehliyetli, irşad işinde izinlidir; Hz. Peygamber’in (s.a.v) vârisidir. Çünkü kendisi terbiye olmamış bir insanın başkasını terbiye edemeyeceği açık ve kesindir. Tabi, bir Müslümanın gerçek mürşidi ve yol göstericisi Kur’an-ı Kerim ve Hz. Muhammed’dir (s.a.v). Müslüman bir kimse bu iki mukaddesi esas rehber kabul etmeli ve bunların öncülüğünde sırat-ı müstakim üzere yaşamaya gayret göstermelidir.

 

Ama günümüz insanı ne kadar âlimdir? Kur’an’ı doğru anlayabilecek ilmi kapasiteye ne kadar sahiptir? Diğer yandan, Sünnet’e ne kadar vâkıftır? Peygamberî ahlâkla ne denli muttasıftır? Hz. Peygamber’in (s.a.v) edebini gereği gibi biliyor mu? Biliyorsa uyguluyor mu? Asıl mesele budur.

 

Eğer bir insan Kur’an’ı okuyamıyorsa, Kur’an’ın ahkâmını bilmiyorsa, ondan hüküm istinbat edecek güce sahip değilse, Sünnet’in kısımlarını, senetlerini, ricallerini v.s bilmiyorsa, bilen birisine danışması, ondan öğrenmesi gerekir. Bunları bilmemesine rağmen bilen birine de danışmıyorsa eğer, o kişi yönünü şaşırır. Yönünü şaşıran kimseye de elbette ki şeytan sahip çıkar ve o kimsenin rehberi, şeyhi, hocası olur.

 

Kural belli; dini bilmeyen kişi her zaman bir bilene sormalı ve ona uymalıdır. Bu zahiri ilimlerde böyle olduğu gibi manevi ilimlerde de böyledir. Çünkü ayet-i celilede Rabbimiz (c.c.): Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun”[1] buyuruyor. Âlimler zahiri ilimlerin öğreticileri oldukları gibi, mürşid-i kâmiller de manevi ilimlerin öğreticileridir. Bunu böyle bilmek lazım.

 

Bakınız, tarih boyunca gelmiş geçmiş pek çok âlim ve müçtehid bir mürşide bağlanmış, onu kendisine manevi rehber edinmiştir. Düşünebiliyor musunuz; Kur’an-ı Kerim’in hükümlerini gereği gibi bildikleri halde yine de bir mürşidin terbiyesine ihtiyaç duymuşlardır. İmam-ı A’zam (rah.), İmam-ı Şâfii (rah.), İmam Ahmed b. Hanbel (rah.), İmam Mâlik (rah.), İmam-ı Gazzali (rah.)… hepsi de birer müçtehid, birer büyük âlim olmalarına rağmen tasavvuftan nasiplenmiş, mürşid terbiyesinden geçmişlerdir.

 

İmam-ı Şâfii (r. aleyh) sadece fıkıh ilmini öğrenip tasavvufa girmemeyi yahut tasavvufa girip fıkıh ilmi öğrenmemeyi eksiklik görmüştür. O, bu hakikati bir şiirinde şöyle dile getiriyor:

 

Hem fakih ol, hem sufi, sakın birisiyle yetinme,

Bu sana hak için bir nasihattir dostum, incinme,

Sade fakihin kalbi katı olur, tadamaz takvayı,

Öbürü de cahil kalır, nasıl yapar ıslahı!

 

Yine bu hususla bağlantılı olarak İmam-ı Malik (r.a) şu sözü pek mânidardır: “Tasavvuf bilmeyen fakih fâsık, fıkhı bilmeyen sufi zındık olur. Bu ikisini birleştiren ise hakikate ulaşır.”

 

Tasavvuf Nedir:  Peki hocam, zahiri ilimlere vâkıf olan âlimlerin mürşidlere tabi olmasındaki temel neden nedir? Çünkü biz biliyoruz ki Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Âlimler peygamberlerin vârisleridir”[2] buyurmuştur. Herkes onlara uyuyorken onların mürşidlere uymasını nasıl izah edebiliriz?

 

Siraceddin Önlüer: Gerçek vâris, mirası bırakanın bütün malına sahip olan kimsedir. Malın bir kısmına sahip olan kimse gerçek vâris sayılmaz. Hz. Peygamber (s.a.v.) hem zâhiri, hem de bâtıni ilmi miras olarak geride bırakmıştır. Bu da demek oluyor ki sadece zâhiri ilmi olan kimse bu mirasın yalnızca yarısına sahiptir. O kimsenin, ayrıca batıni ilimlere de sahip olması lazımdır ki gerçek manada Peygamber vârisi sayılabilsin. Hz. Peygamber (s.a.v.) bir hadislerinde buyuruyor ki: “Ben Miraç ve İsra gecesinde Rabbimden üç çeşit ilim aldım. Birincisini herkese ilan ettim, tebliğ ettim, bildirdim. İkincisini istediğim kişilere aktardım. Üçüncüsü ise benimle Rabbimin arasında bir sırdır.”[3] Yine Hz. Peygamber’in yetiştirdiği mümtaz insanlardan olan, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) terbiyesiyle yetişmiş, onun edebiyle edeplenmiş, onun ahlakıyla ahlaklanmış sahabelerden olan Hz. Ebû Hureyre (r.a.) “Ben Resulullah’tan (s.a.v.) iki kap dolusu ilim aldım. Birisini mertçe, açıkça herkese bildirdim, aktardım. Diğerini kendimde bıraktım. Eğer onu insanlara aktarmış olsaydım, şu boynum kesilirdi”[4] diyor.

 

Tasavvuf Nedir:  Sözü edilen bu ilim, bâtıni ilim midir?

 

Siraceddin Önlüer:  Evet, bu ilim gönülden gönle naklolunan, sadırdan sadra aktarıla gelen manevi, batıni ilimdir. Elbette ki Hz. Peygamber (s.a.v) dinin hükümlerini eksiksiz olarak bildirmiştir. Fakat bu hükümleri yerine getirebilmek için bir sır var. Buna “İhsan” deniyor. Yani; o hükümleri, Allah’ı görüyormuş gibi, samimiyet ve ihlas içerisinde huşû ile yerine getirmek.

 

Eğer biz meşhur Cibril Hadisi’ni anlayıp kavrayabilsek bütün mesele çözülür. Biliyorsunuz, bir gün Cebrail (a.s) insan suretinde Hz. Peygamber’in (s.a.v) sahabeleriyle birlikte bulunduğu bir anda meclislerine geliyor ve “İman nedir? İslam nedir? İhsan nedir?” diye soruyor. Hz. Peygamber imanın ve İslam’ın şartlarını sayıyor. “İhsan nedir?” sorusuna ise şöyle cevap veriyor; “Allah’ı görüyormuşsun gibi O’na ibadet etmendir. Her ne kadar sen onu göremesen de O seni görüyor.”

 

İşte burası çok önemli, bizden istenen iman ve amelin yanı sıra ihsan sahibi olmaktır. Yani Allah’ı görüyormuş gibi O’na ibadet edebilmek, bu şuura ulaşabilmektir. Demek ki dinin üç esası var: iman, İslam ve ihsan. Allah Teâlâ evvela iman etmemizi; ardından emir ve yasaklarına riayet etmemizi; son olarak da bütün bunları O’nu görüyormuşuz gibi yerine getirmemizi istiyor.

 

Mesela namaz kılıyorsunuz; namazın farzlarını, vaciplerini, sünnetlerini, edeplerini yerine getirdiğiniz zaman namaz kılmış olursunuz. Ama bundan gerçek manada istifade edebilmeniz için o namazı Allah’ın (c.c.) sizi gördüğünün şuurunda olarak kılmanız gerekir. İşte bu ihsandır.

 

İhsana sahip olan kişiye muhsin denir. Muhsin kimse, aynı zamanda iyi insan, kâmil insan, mükemmel insan demektir. Kime karşı? Allah’a (c.c) karşı. Kime karşı? Kullara karşı. Kime karşı? Hayvanlara, komşularına, eşine, çocuklarına, amirlerine, işçilerine karşı. Yani gerek dünya işlerinde gerek ahiret işlerinde muhsin olmak, iyi davranmak, iyi muamele etmek ve tüm bunları yaparken Allah Teâlâ’nın bizi gördüğünün bilincinde olmak, demektir...

 

Allah Teâlâ bizden böyle bir kulluk ortaya koymamızı istiyor. Bu da gerçek manada, tasavvufla elde edilebilen, kâmil bir velinin terbiyesine girmekle kazanılan bir sırdır.

 

Özetle; dinimiz, iman ve amelin yanı sıra bir de ihsan sahibi olmamızı istemiştir. Düşünün; sahabe-i kiramın içerisinde İslamiyet’e geçmeden önce değişik ahlaklara sahip kimseler vardı. Aralarında evvelden kız çocuğunu öldürmüş, zina etmiş, hırsızlık yapmış kimseler vardı. Ama neticede, Hz. Peygamber’in (s.a.v) dizlerinin dibinde, onun meclisinde, onun sohbetinde, onun nurlu nazarları altında, birer veli, birer sahabe, birer kâmil insan, birer ihsan sahibi olarak sonraki nesillere rehber oldular, örnek teşkil ettiler.

 

Tasavvuf Nedir:  Hocam, böyle mübarek kimseler her zaman var mı? Yani Kur’an ve Sünneti hakkıyla yaşayan model insanlara bugün de rastlamamız mümkün mü?

 

Siraceddin Önlüer:  Elbette… Kur’an’ı ve Hz. Peygamber’i (s.a.v) gerçek manada temsil eden insanlar kıyamete kadar var olmaya devam edecektir. Nitekim Resûlullah Efendimiz (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: “Allah, Allah diyecek insanlar kıyamete kadar varlıklarını sürdüreceklerdir. Bunlara muhalif insanlar olsa bile onlar mağlup olacaklardır.” Bunlar kimlerdir? Bunlar Dini Mubîn-i İslam’ı hakkıyla yaşayan kimselerdir, bunlar Allah dostlarıdır, bunlar kâmil mürşid diye nitelendirilen kutlu insanlardır. Onlar ve onlara tabi olan kimseler sürekli yeryüzünde varlıklarını sürdüreceklerdir. Bu insanlar ne zaman ortadan kalkarsa, işte o zaman kıyamet kopar.

 

Tasavvuf Nedir:  Biraz farklı bir soru yöneltecek olursak; malumunuz günümüzde pek çok tarikat şeyhi var. Gerçek şeyhlerle beraber şeyh olduğunu iddia eden insanlar da mevcut. Bunların gerçeğini sahtesinden ayırmak için neye bakılmalıdır? Ölçü nedir?

 

Siraceddin Önlüer: Şimdi, herkes haklı olduğunu söyler. Çünkü Mü’minûn Suresi’nin 53. Ayet-i celilesinde de ifade edildiği gibi; Her hizp, her grup, her parti, her cemaat kendinde fikriyle, görüşüyle, iddiasıyla övünür, “doğrusu bizdedir” der. Neticede herkes doğru olduğunu, hak olduğunu söyler. Fakat ölçü, Kur’an ve Sünnettir. Eğer ki söylenen sözler, yazılan yazılar, yapılan işler Kur’an ve Sünnet’e göreyse kabul edilmelidir. Ama diyeceksiniz ki, herkes Kur’an ve Sünnet’e göre hareket ettiğini söylüyor. Bunun mihengi nedir? Bunun mihengi sahabe, tâbiun, tebe-i tâbiun ve müctehid âlimlerdir.

 

Bu din, Hz. Peygamber’e (s.a.v) gelmiştir. Resûlullah Efendimiz (s.a.v) bu dini en güzel şekilde öğrenmiş ve etrafındaki insanlara tebliğ etmiştir. Eğer biz Hz. Cebrâil (a.s) Hz. Peygamber’e (s.a.v) vahyi gereği gibi aktarmadı desek -neuzubillah- küfre gireriz. Ya da Cebrâil (a.s) bu dini Hz. Peygamber’e (s.a.v) anlattı, fakat O anlamadı desek veya Hz. Peygamber (s.a.v) İslam’ı gereği gibi anlattı, ama etrafındaki insanlar -hâşâ- anlayamadı desek, bu da -neuzubillah- küfürdür. Çünkü bu, Hz. Peygamber’in (s.a.v) kendi görevini hakkıyla îfâ edemediği, yapamadığı anlamına gelir ki böyle bir şey söz konusu değildir. Netice itibariyle, bu dini en iyi bilen Hz. Resûlullah (s.a.v) idi. Resûlullah (s.a.v) da onu en güzel şekilde etrafındaki sahabelerine aktardı. Sahabeler en güzel şekilde yaşadı, yaşattı ve kendilerinden sonrakilere (tâbiuna) aktardı. Onlar da bir sonraki nesle yani tebe-i tâbiuna aktardı. Dolayısıyla Kur’an ve Sünnet’i anlama ve yaşamadaki temel mihenk ve ölçümüz tâbiun, tebe-i tâbiun ve müctehid âlimlerdir.

 

Tasavvuf Nedir:  O halde tüm bu söylediklerinize dayanarak diyebiliriz ki, şeyhlik ve mürşidlik iddiasında bulunan birinde aranması gereken temel kıstas istikâmettir. Yani onun Kur’an ve Sünnet’e bağlı bir hayat sürmesidir. Öyle mi?

 

Siraceddin Önlüer: Evet aynen öyle…

 

Tasavvuf Nedir:  Peki hocam, mürşid-i kâmil nasıl bir insandır, hangi özelliklere sahiptir, nasıl yetişir?

 

Siraceddin Önlüer: Kâmil bir mürşid her şeyden önce âlimdir, dini ilimleri en iyi şekilde tahsil etmiş sonra da kendisi gibi bir mürşid-i kâmilin refâkat ve nezâretinde, onun dizinin dibinde yetişmiş, terbiye görmüş, nefis terbiyesini tamamlamış, seyr-i sülûku bitirmiş, halife olmuş ve neticede irşad görevi için icazet almış kimsedir. Demek ki bir insan çalışmadan, amel etmeden ve en önemlisi izin verilmeden mürşid olamaz. Öncelikle bunu unutmamalıyız. Nitekim Ebû Ali Dekkâk hazretleri (k.s.) der ki: “Ağaç kendiliğinden yetişmez. Yetişse bile meyvesi olmaz. Meyvesi olsa bile tatlı olmaz.”

 

Bir ağacın meyvelerinin olgun ve güzel olabilmesi için ona aşı yapmak, sulamak, gübre vermek, kısacası terbiyesini üstlenmek gerekiyor. İnsan da böyledir. İnsan bir beşer olarak, bir bakıcının eğitimi altına girmeye muhtaçtır. Dünyaya gelir gelmez, birisinin ona annelik yapması, bakıcılık yapması, terbiye vermesi gerekiyor. İnsan hayvan gibi değildir; kendiliğinden yetişmez. Bir hayvan dünyaya gelir gelmez aynı saat içerisinde yürümeye, koşmaya başlar. Fakat insan öyle değildir. O, dünyaya geldikten sonra anne terbiyesine muhtaçtır, baba terbiyesine muhtaçtır. Yani birisinin ona sahip çıkması gerekiyor. Kendiliğinden olmuyor bu işler.

 

İşte insanın zahiri olarak yetişmesi için nasıl ki bir mürebbiye, bir bakıcıya ihtiyaç varsa, manevi olarak yetişmesi için de bir mürşide ihtiyacı vardır. Bilindiği üzere insan temiz olarak, İslam fıtratı üzere dünyaya gelmektedir. Allah Celle Celâluhu insan dünyaya geldiği zaman ona adeta şöyle seslenir: “Ey kulum ben seni tertemiz olarak, günahlardan arınmış olarak, temiz ve sâfî bir kalple dünyaya getirdim. Bu kalbi korumanı, muhafaza etmeni istiyorum.” Öldüğü zaman ise adeta şöyle seslenir: “Ey kulum ben sana selim bir kalp vermiştim, temiz bir kalp vermiştim. Onu koruyabildin mi?” İşte asıl mesele budur: selim bir kalple Allah Teâlâ’nın huzuruna gitmek. Bu da ancak bir mürşid-i kâmilin manevi terbiyesiyle istenilen şekilde elde edilebilir. Böyle olmasaydı, Allah Celle Celâluhu bu kadar peygamber (aleyhimusselam) göndermezdi, bu kadar kitap göndermezdi, bu kadar veli göndermezdi. Demek ki insan bir mürebbiye muhtaçtır.

 

Kişi kendiliğinden okuma yazmayı öğrenemez. Öğrense dahi diploma alamaz. Faraza bir kimsenin doktor olabilmesi için tıp fakültesine gitmesi ve orada senelerce tahsil yapması, neticede diploma verilip bir yere tayin olması gerekiyor. İşte bir kimsenin mürşid olabilmesi için, insanları manevi olarak terbiye edebilmesi için evvela ilim tahsil etmesi gerekiyor. Bu ilmi tahsil etmesi de yetmiyor; onunla amel etmesi, bir mürşid-i kâmilin gözetimi altında senelerce seyr-ü süluk yapması icab ediyor. Nefis terbiyesini tamamladıktan sonra mürşidi tarafından kendisine icazet denilen bir tür mezuniyet diploması verilmesi gerekiyor. Bu; artık sen insanları terbiye edebilirsin demektir. O bakımdan bir mürşid-i kâmilin elinde terbiye görmemiş kimsenin başkalarını terbiye etmesi mümkün değildir.

 

Tasavvuf Nedir:  Hocam tasavvufnedir.com sitesinde yayınlanacak olan bu röportaj için bizi kırmayıp vakit ayırdığınız ve sorularımızı cevapladığınız için teşekkür ediyoruz.

 

Siraceddin Önlüer: Ben teşekkür ederim.

 

___________________________________________

1 Nahl, 43 

2 Buhari, İlim, 10

3 Mevahib-i Ledünniyye

4 Buhari, İlm 42.

 
 
  Bugün 28060 ziyaretçi (69748 klik) kişi burdaydı! Allah Razı olsun!..  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=