derviş,sofi,ilahi,ilahiler,dervişler,tarikat,tasavvuf,zikir,medine,mekke,zikrullah,mürşid,mürid,efendimiz,resulullah,salavat, en güzel ilahiler
  dervisinaski
 

... Dervişin Aşkı ...


Dervişlerin Aşkı Bugün seninle dervişlerin aşkını görmeye geldik. Hani soruyordun ya kim bu aşkından sular kaynatan, sabrından taşlar çatlatanlar diye. Gözlerin şahitlik edecek bir gün diyordum ya, artık sende gördüm diyeceksin asırların ardından çıkıp gelen, sönmemiş, sinmemiş, silinmemiş muhabbeti. İnsanlar sabırsız, tıpkı senin gibi hepside, bir uğultu var kulaklarımızı tırmalayan, bir an evvel başlansın istiyorlar. Dervişlik yolunda talim görüyor olsalardı ilk öğrenecekleri dersti sabır. Bir seremoni izlemeye gelmiş insanlarla semayı görmeye gelmişler hemen ayırt ediliyor. Beklemek edep işi, beklemek sabır işi, sabır zehrini içmeden aşkın tadını almak olmaz. Sabret biraz diyorum, kızıyorsun, biliyorum, yüreğin kıpır kıpır. Dervişlerin aşkında adap ve erkan var, yoksa kalır mıydı devletleri yutan, hatta evreni, toz duman eden zamanın sonrasına Sana bakıyorum, oturduğumuz yerden heyecanla semazenlerin gelişini bekleyişin o kadar hoş ki koca yerde kimse senin kadar hevesli gelmemiş gibi. Ne olacak, bu kim, bu ne… Öğrenmek istediğin o kadar çok şey var ki nasıl anlatacağımı bilemiyorum, soruların tren katarları gibi art arda geliyor. Bilmen gereken bir şey var, dervişleri ve onların aşkını anlatmaya ömür yetmez, söz yetişmez. Ne senin okuduğun sevgiye dair cümleler anlatabilir, ne de derviş olmayan anlayabilir. Siyah hırkaların neden beyaz tennureleri gizlediği, senin adını bir türlü ezberleyemediğin sikkelerin neden uzun olduğunu, sema, postnişin, derviş ve benim, seni her gördüğümde ve uğurladığımda söylediğim sözlerin manaları. Aklımda bin bir çeşit bilgi, bin bir çeşit güzellik hangisini anlatayım şaşırdım. En iyisi Belh’ten başlayan uzun yolculuğundan başlayayım, Şemsi Tebrizi’yle devam edeyim ama vakit yetmez ki şimdi. Önce bir denizi sonra okyanusu anlatmam gerek sana. Sırra ermek için tohumda saklanmış alemi bilmelisin çünkü aleme hükmedenlerin ahvali ordadır. Ama en başta, tıpkı bir derviş gibi karşılıksız ve içten sevmelisin, bu kapının anahtarıdır. Evren incir çekirdeğine sığar deyişimi küçümseme. Aslında cevap kısa, “Alemlerde arama besmelede buldum seni, semada göremezsin zikrimde gördüm seni” der bitiririm kabul etmezsin, sen uzun yolları seversin. Çile dervişi yüceltir ama bu asırda çile de rahatlıkta insanı alçaltıyor. Eteklerine dünya adına bir çamur damlası bile sıçramasın diye tekke kapısında bekleşen, ömrünü hakka adayıp, az ekmekle az aşı, az kelamla az uykuya katık edenlerin yolunu anlatmayı baş başa geçecek uzun gecelere bırakıyorum. Ben başlıyorum anlatmaya ama sen demez misin bu giysilerden bende almak istiyorum, bana göre var mıdır acaba diye. Anlattıklarım boşa mı gitti diyorum sana. Gülüyoruz. Boşa değil bir tanem diyorsun, ben seni yüreğimle dinliyorum. Sesler kesildi, nefesini rahatlıkla duyuyorum. Gözlerin meydanın ortasına doğru yürüyen şeyhte, şeyhin gelişiyle coşuyorsun. Sema başlayacak, senin gözlerin semazenlerde, ben seni göz ucuyla takip ediyorum. Elimi tutmuşsun, heyecanlandığını elimi arada sıkmandan anlıyorum. Marifet ehli elimizden tutsa keşke dediğin zamanları hatırlıyorum. Yoksa biz mi onların eteğine yapışmalıyız? Kalplerin karanlığında yol gösterecek olan aşkın kandili olmalı. Mevlana’nın kandili o kadar büyük ki bin yılın gerisinden burayı aydınlatıyor. Dervişlerin aşkı öyle geniş ki zamanı ve mekanları kaplamış, gönülleri daha dakikalar öncesinden ısıtıyor. Hırkaları üzerlerinde, heybetli bir giriş yapıyorlar meydana ve sikkelerin insanın gözüne mezarlıkları ve eski çağları hatırlattığı semazenler beliriyor. Mezar taşları yürüyor, ölümü ve ölümsüzlüğü hatırlatıyorlar. Sanki mezarlıklarda saklanmış ve üzerinde asırların toprağı birikmiş, tarih dirilmiş, dervişler, cennet kapısına gider gibi edepli, huşu içinde bir yürüyüşle geliyor ve diz çöküyorlar. Yesevi’nin kapısından aldıkları aşkı, Anadolu’ya aşılamışlar ve dualarla pişirilmiş ruhlar bin yılı gençleşerek ama değişmeyerek aşmışlar. Hepsi de peygamber ocağından gelmeler ve sen o ocaktan pişenlerin adını anmaktasın farkında olmadan. “Ya Hazret’i Mevlana” diye başlayan bir nidayla birlikte insanların üzerindeki ölü havası da gidiyor. Belki evrenin çekirdeğine uzanan bir göz gibi izliyoruz. Sen, seni ve beni bir araya getirenlerin bin yıllık yolculuğunu öğreniyorsun. Aşkı mezarlıklara gömdürmeyen insanların, dervişlerin aşk-u niyazlarına ortak oluyoruz. Salonda çıt yok herkes derin bir sukut içinde dinlemekte. Bismillah dediğini duyuyorum. Şeyhin secdesiyle sende sanki başını yere koymuşsun. Ah aşkım, aşıklar birbirini gördü ya, şimdi kavuşmanın tadına varanlar bir daha ayrılmazlar. Sen beni dinlemiyorsun bile, fısıltıyla da konuşsam kulakların ve aklın bende değil. Sende ölümden ve düşten ötelere gidenlerin kervanına ayak uydurmuş, beni bile unutmuşsun. Ney’in sesi derinden ve ötelerden gelmiş gibi yankılanıyor. Gözlerin doluyor, ne çok seviyor muşsun şu ney sesini. Üflemesi bir sanat ve sabır işi dediğimde saatlerce çalışıp bir ses dahi çıkartamadın diye ben dinlerken bana inat başka şeyler dinlemek istiyordun ya. Demek sende aşıksın neyin sesine, sende kapıldın ve kurtulamazsın artık aşk denilen anaforun cazibesinden. İşte o duyduğun aşıkların sesidir, hissettiğin aşktır bir tanem. Dinle, bu ney nasıl şikâyet ediyor, ayrılıkları nasıl anlatıyor, Sormazsın artık benim müzik zevkimde tasavvuf neden hep birinci sırada diye. Selam veriliyor ve semazenler ayakta. Sırayla selamlamaktalar, her adımda bir dünya aşıyorlar, her harekette bir mana var, bizlere aşk ağacından bir dal aşılıyorlar. Hırkalar çıkıyor ve meydanda aşk başlıyor. Ağır ağır açılan halkayla meydana taşan dervişler, elleri havada aşk diliyor, aşk topluyorlar sanki. Her gün bir yerden göçmek Ne iyi Her gün bir yere Konmak ne güzel Bulanmadan, donmadan Akmak ne hoş. Dünyayı, beni, her şeyi unutmuşsun sanki. Sema başladığından beri gözlerini ayırmadın hiç. Sende meydanda onlarla birlikte dönüyor gibisin. Hazreti Mevlana kapısında binlerle insan ve bin yılın eskitemediği sevgiyle dervişlerle birlikte, yüreğimizle, gözlerimizle sema ediyoruz. Birinci selam bitti ve ikinci selam başlarken beğendin mi diyorum, parmağınla yüzüme bile bakmaya gerek duymadan sus işareti yapıyorsun. Anlıyorum ki sen tamamıyla kayıpsın. Susuyorum. Semayı izliyorum arada gözlerim sana kaysa da. Üçüncü selama gelene kadar sende çıt yok. Yapabilsen gözlerini bile kırpmayacaksın, hiçbir şeyi kaçırmak istemiyorsun ya. Üçüncü selamda sadece şeyh neden hırkasını tutarak dönüyor diye soruyorsun. Kaçamak cevabım hazır ama doğru mudur bilemem. Sana ayeti hatırlatıyorum; “Doğu da, batı da yalnız Allah'ındır. O halde nereye dönerseniz orada Allah'ın yüzü vardır. Allah Vâsi'dir, varlığı sürekli genişletip büyütür; Alîm'dir, her şeyi en iyi biçimde bilir”. Tamam deyip dönüyorsun yine eski ruh haline. Gönlüne uzak olan diz dize otursan da uzak, aşk öyle bir ateş ki arada iki deniz olsa da insanlar yakın, ve sevmesini ve görmesini bilen için alemlere karışmış, ölümün ötesine geçmiş olanlar bile baş başa sohbet ediyormuş gibi gelir. Dinle sözümü sana direm özge edadır Derviş olana lazım olan aşk-ı Hudadır Aşıkın nesi var ise maşuka fedadır. Sema safa, cana şifa, ruha gıdadır. Dua zamanı başını yere indirip gözlerini kapadığını görüyorum. Dua ediyorsun, dudakların kıpırdıyor. Tekbirler ve hep birlikte fatiha için kalkan eller. Dervişler ruhları fethediyor. Bak gördün ya, kimi dünya dönüyor kimi insan, ama evreni yaratan istedi mi yıldızları sadece senin çevrende sıralıyor evrenin ortasına seni koyup gezegenleri seninle birlikte yürütüyor. Duaya karışmış duygular, ve muhabbetle sarılmış yüreklerde Allah kelimesi küt küt atıyor. Evren onun adıyla çarpıyor, insan onu düşününce korkuyla ürperiyor, sonra haşmeti ve azametini hatırladığı gibi rahmeti geliyor aklına, daha bir seviyor, daha bir yakınlaşıyor. Yanağımda küçük bir buseni hissediyorum bir an. Teşekkür ediyorsun usulca. Aşkın manasını anlamış aşıkları gördüğün için. Sonra daha kısık bir sesle ekliyorsun utanmış gibi; aşkın içinde sana teşekkür ediyorum, benim acemi dervişim… Dervişler, selamlaşıp ayrılmak için yürüyorlar ve arkalarında asırlık muhabbet ve sevgiyi bırakıyorlar. O yüzden her geçen gün birbirimizi daha çok sevip birbirimize daha çok bağlanıyoruz. Sen ağlamışsın. Gözlerinden belli. İnci taneleri yine iz yapmış yanaklarında. Çıkınca sana şerbet ikram edeceğim söz. Gönlümüz tatlandı şimdide ağzımız tatlansın. Dervişlerin aşkıyla yanmak üzereyiz, şerbetler içimizi ferahlatsın. Duasıyla semanın bitişini duyuruyor şeyh, ve gece başka bir iklime açılıyor artık. Vakti şerifler hayrola, şerler defola, dualar kabul ola, geceniz mübarek ola… Keşke seninle daha önce gelseydik buraya. O zaman beni daha iyi anlayacaktın. Dervişlerin zamanı yeni başlıyor dediğimde onlar menkıbelerde kaldı demezdin belki. Ve benim seni neden böyle sevdiğimi anlardın. Dervişlerin dilinde dua yüreğinde aşk olur derim ya sana. O zaman eskilerden bir dervişin sözü gelirdi diline; ölen bedenindir, aşıklar ölmez, dervişler ölmez

Kaynak: http://www.estanbul.com/dervislerin-aski-133371.html#.U3N5wShTWnw

Her görenin âşık olduğu, aklını kaybettiği bir kız vardı.
Yanağı kafur gibi bembeyaz,
Saçları misk ile simsiyah.
Dudağının lezzetini bilseydi, şeker, erir yok olurdu.

Bu dilber bahçelerde gezinirken oralardan bir derviş geçti.
Bir ekmekçinin acıyıp verdiği yarım somun tutuyordu elinde.
O ay yüzlüyü görünce ekmeği elinden düşüverdi.
Kız bu hale gülüp geçti.

Kızın gülüşü dervişin elindeki yarım ekmek gibi bedenindeki yarım canı da yere çaldı.
O andan itibaren ne gecesi, ne gündüzü kaldı.
Tam yedi yıl yanıp yakıldı, ağlayıp inledi.
Kızın mahallesinden hiç ayrılamadı,
Evinin çevresinde dönüp durdu.

Yoksulun bu hali kızın akrabalarını rahatsız etti ve bir gece sessizce ortadan kaldırmayı düşündüler.
O dilber biraz insaflıydı,
Gizlice yoksul dervişi çağırıp "-Git buralardan," dedi,
"Elde edemeyeceğin bir şey için kapımda bekleme.
Canına kast edecekler,
Durma kaç!"


O zaman derviş ağladı ve ilk kez içini döktü kıza:
- Bencileyin bin âşıkın canı senin cemaline feda olsun.
Ben canımı seni ilk gördüğüm an kaybetmiştim, şimdi bir can için seni terk eder miyim sanıyorsun.
Yalnız meraktayım,
Madem bana hiç acımayacaktın,
Neden o zaman bana gülmüştün!


- A ahmak derviş, dedi kız,
A hünersiz zavallı, sen hiç kendine bakıyor musun?
Gerçekten gülünecek bir suratın var,
İnsan sana bakınca elbette gülesi geliyor.


Derviş bir nara atıp bayıldı.
Kendine geldiğinde ise,
"Aşk sevilen için bir hiç ise de, seven için heptir;
Aşkımdan geçecek değilim!"
diyerek yedi gece daha oralarda dolandı,
Sonra onu hiç kimsecikler bir daha görmedi.

* * *
İskender PALA




Dervişlerin Aşkı Bugün seninle dervişlerin aşkını görmeye geldik. Hani soruyordun ya kim bu aşkından sular kaynatan, sabrından taşlar çatlatanlar diye. Gözlerin şahitlik edecek bir gün diyordum ya, artık sende gördüm diyeceksin asırların ardından çıkıp gelen, sönmemiş, sinmemiş, silinmemiş muhabbeti. İnsanlar sabırsız, tıpkı senin gibi hepside, bir uğultu var kulaklarımızı tırmalayan, bir an evvel başlansın istiyorlar. Dervişlik yolunda talim görüyor olsalardı ilk öğrenecekleri dersti sabır. Bir seremoni izlemeye gelmiş insanlarla semayı görmeye gelmişler hemen ayırt ediliyor. Beklemek edep işi, beklemek sabır işi, sabır zehrini içmeden aşkın tadını almak olmaz. Sabret biraz diyorum, kızıyorsun, biliyorum, yüreğin kıpır kıpır. Dervişlerin aşkında adap ve erkan var, yoksa kalır mıydı devletleri yutan, hatta evreni, toz duman eden zamanın sonrasına Sana bakıyorum, oturduğumuz yerden heyecanla semazenlerin gelişini bekleyişin o kadar hoş ki koca yerde kimse senin kadar hevesli gelmemiş gibi. Ne olacak, bu kim, bu ne… Öğrenmek istediğin o kadar çok şey var ki nasıl anlatacağımı bilemiyorum, soruların tren katarları gibi art arda geliyor. Bilmen gereken bir şey var, dervişleri ve onların aşkını anlatmaya ömür yetmez, söz yetişmez. Ne senin okuduğun sevgiye dair cümleler anlatabilir, ne de derviş olmayan anlayabilir. Siyah hırkaların neden beyaz tennureleri gizlediği, senin adını bir türlü ezberleyemediğin sikkelerin neden uzun olduğunu, sema, postnişin, derviş ve benim, seni her gördüğümde ve uğurladığımda söylediğim sözlerin manaları. Aklımda bin bir çeşit bilgi, bin bir çeşit güzellik hangisini anlatayım şaşırdım. En iyisi Belh’ten başlayan uzun yolculuğundan başlayayım, Şemsi Tebrizi’yle devam edeyim ama vakit yetmez ki şimdi. Önce bir denizi sonra okyanusu anlatmam gerek sana. Sırra ermek için tohumda saklanmış alemi bilmelisin çünkü aleme hükmedenlerin ahvali ordadır. Ama en başta, tıpkı bir derviş gibi karşılıksız ve içten sevmelisin, bu kapının anahtarıdır. Evren incir çekirdeğine sığar deyişimi küçümseme. Aslında cevap kısa, “Alemlerde arama besmelede buldum seni, semada göremezsin zikrimde gördüm seni” der bitiririm kabul etmezsin, sen uzun yolları seversin. Çile dervişi yüceltir ama bu asırda çile de rahatlıkta insanı alçaltıyor. Eteklerine dünya adına bir çamur damlası bile sıçramasın diye tekke kapısında bekleşen, ömrünü hakka adayıp, az ekmekle az aşı, az kelamla az uykuya katık edenlerin yolunu anlatmayı baş başa geçecek uzun gecelere bırakıyorum. Ben başlıyorum anlatmaya ama sen demez misin bu giysilerden bende almak istiyorum, bana göre var mıdır acaba diye. Anlattıklarım boşa mı gitti diyorum sana. Gülüyoruz. Boşa değil bir tanem diyorsun, ben seni yüreğimle dinliyorum. Sesler kesildi, nefesini rahatlıkla duyuyorum. Gözlerin meydanın ortasına doğru yürüyen şeyhte, şeyhin gelişiyle coşuyorsun. Sema başlayacak, senin gözlerin semazenlerde, ben seni göz ucuyla takip ediyorum. Elimi tutmuşsun, heyecanlandığını elimi arada sıkmandan anlıyorum. Marifet ehli elimizden tutsa keşke dediğin zamanları hatırlıyorum. Yoksa biz mi onların eteğine yapışmalıyız? Kalplerin karanlığında yol gösterecek olan aşkın kandili olmalı. Mevlana’nın kandili o kadar büyük ki bin yılın gerisinden burayı aydınlatıyor. Dervişlerin aşkı öyle geniş ki zamanı ve mekanları kaplamış, gönülleri daha dakikalar öncesinden ısıtıyor. Hırkaları üzerlerinde, heybetli bir giriş yapıyorlar meydana ve sikkelerin insanın gözüne mezarlıkları ve eski çağları hatırlattığı semazenler beliriyor. Mezar taşları yürüyor, ölümü ve ölümsüzlüğü hatırlatıyorlar. Sanki mezarlıklarda saklanmış ve üzerinde asırların toprağı birikmiş, tarih dirilmiş, dervişler, cennet kapısına gider gibi edepli, huşu içinde bir yürüyüşle geliyor ve diz çöküyorlar. Yesevi’nin kapısından aldıkları aşkı, Anadolu’ya aşılamışlar ve dualarla pişirilmiş ruhlar bin yılı gençleşerek ama değişmeyerek aşmışlar. Hepsi de peygamber ocağından gelmeler ve sen o ocaktan pişenlerin adını anmaktasın farkında olmadan. “Ya Hazret’i Mevlana” diye başlayan bir nidayla birlikte insanların üzerindeki ölü havası da gidiyor. Belki evrenin çekirdeğine uzanan bir göz gibi izliyoruz. Sen, seni ve beni bir araya getirenlerin bin yıllık yolculuğunu öğreniyorsun. Aşkı mezarlıklara gömdürmeyen insanların, dervişlerin aşk-u niyazlarına ortak oluyoruz. Salonda çıt yok herkes derin bir sukut içinde dinlemekte. Bismillah dediğini duyuyorum. Şeyhin secdesiyle sende sanki başını yere koymuşsun. Ah aşkım, aşıklar birbirini gördü ya, şimdi kavuşmanın tadına varanlar bir daha ayrılmazlar. Sen beni dinlemiyorsun bile, fısıltıyla da konuşsam kulakların ve aklın bende değil. Sende ölümden ve düşten ötelere gidenlerin kervanına ayak uydurmuş, beni bile unutmuşsun. Ney’in sesi derinden ve ötelerden gelmiş gibi yankılanıyor. Gözlerin doluyor, ne çok seviyor muşsun şu ney sesini. Üflemesi bir sanat ve sabır işi dediğimde saatlerce çalışıp bir ses dahi çıkartamadın diye ben dinlerken bana inat başka şeyler dinlemek istiyordun ya. Demek sende aşıksın neyin sesine, sende kapıldın ve kurtulamazsın artık aşk denilen anaforun cazibesinden. İşte o duyduğun aşıkların sesidir, hissettiğin aşktır bir tanem. Dinle, bu ney nasıl şikâyet ediyor, ayrılıkları nasıl anlatıyor, Sormazsın artık benim müzik zevkimde tasavvuf neden hep birinci sırada diye. Selam veriliyor ve semazenler ayakta. Sırayla selamlamaktalar, her adımda bir dünya aşıyorlar, her harekette bir mana var, bizlere aşk ağacından bir dal aşılıyorlar. Hırkalar çıkıyor ve meydanda aşk başlıyor. Ağır ağır açılan halkayla meydana taşan dervişler, elleri havada aşk diliyor, aşk topluyorlar sanki. Her gün bir yerden göçmek Ne iyi Her gün bir yere Konmak ne güzel Bulanmadan, donmadan Akmak ne hoş. Dünyayı, beni, her şeyi unutmuşsun sanki. Sema başladığından beri gözlerini ayırmadın hiç. Sende meydanda onlarla birlikte dönüyor gibisin. Hazreti Mevlana kapısında binlerle insan ve bin yılın eskitemediği sevgiyle dervişlerle birlikte, yüreğimizle, gözlerimizle sema ediyoruz. Birinci selam bitti ve ikinci selam başlarken beğendin mi diyorum, parmağınla yüzüme bile bakmaya gerek duymadan sus işareti yapıyorsun. Anlıyorum ki sen tamamıyla kayıpsın. Susuyorum. Semayı izliyorum arada gözlerim sana kaysa da. Üçüncü selama gelene kadar sende çıt yok. Yapabilsen gözlerini bile kırpmayacaksın, hiçbir şeyi kaçırmak istemiyorsun ya. Üçüncü selamda sadece şeyh neden hırkasını tutarak dönüyor diye soruyorsun. Kaçamak cevabım hazır ama doğru mudur bilemem. Sana ayeti hatırlatıyorum; “Doğu da, batı da yalnız Allah'ındır. O halde nereye dönerseniz orada Allah'ın yüzü vardır. Allah Vâsi'dir, varlığı sürekli genişletip büyütür; Alîm'dir, her şeyi en iyi biçimde bilir”. Tamam deyip dönüyorsun yine eski ruh haline. Gönlüne uzak olan diz dize otursan da uzak, aşk öyle bir ateş ki arada iki deniz olsa da insanlar yakın, ve sevmesini ve görmesini bilen için alemlere karışmış, ölümün ötesine geçmiş olanlar bile baş başa sohbet ediyormuş gibi gelir. Dinle sözümü sana direm özge edadır Derviş olana lazım olan aşk-ı Hudadır Aşıkın nesi var ise maşuka fedadır. Sema safa, cana şifa, ruha gıdadır. Dua zamanı başını yere indirip gözlerini kapadığını görüyorum. Dua ediyorsun, dudakların kıpırdıyor. Tekbirler ve hep birlikte fatiha için kalkan eller. Dervişler ruhları fethediyor. Bak gördün ya, kimi dünya dönüyor kimi insan, ama evreni yaratan istedi mi yıldızları sadece senin çevrende sıralıyor evrenin ortasına seni koyup gezegenleri seninle birlikte yürütüyor. Duaya karışmış duygular, ve muhabbetle sarılmış yüreklerde Allah kelimesi küt küt atıyor. Evren onun adıyla çarpıyor, insan onu düşününce korkuyla ürperiyor, sonra haşmeti ve azametini hatırladığı gibi rahmeti geliyor aklına, daha bir seviyor, daha bir yakınlaşıyor. Yanağımda küçük bir buseni hissediyorum bir an. Teşekkür ediyorsun usulca. Aşkın manasını anlamış aşıkları gördüğün için. Sonra daha kısık bir sesle ekliyorsun utanmış gibi; aşkın içinde sana teşekkür ediyorum, benim acemi dervişim… Dervişler, selamlaşıp ayrılmak için yürüyorlar ve arkalarında asırlık muhabbet ve sevgiyi bırakıyorlar. O yüzden her geçen gün birbirimizi daha çok sevip birbirimize daha çok bağlanıyoruz. Sen ağlamışsın. Gözlerinden belli. İnci taneleri yine iz yapmış yanaklarında. Çıkınca sana şerbet ikram edeceğim söz. Gönlümüz tatlandı şimdide ağzımız tatlansın. Dervişlerin aşkıyla yanmak üzereyiz, şerbetler içimizi ferahlatsın. Duasıyla semanın bitişini duyuruyor şeyh, ve gece başka bir iklime açılıyor artık. Vakti şerifler hayrola, şerler defola, dualar kabul ola, geceniz mübarek ola… Keşke seninle daha önce gelseydik buraya. O zaman beni daha iyi anlayacaktın. Dervişlerin zamanı yeni başlıyor dediğimde onlar menkıbelerde kaldı demezdin belki. Ve benim seni neden böyle sevdiğimi anlardın. Dervişlerin dilinde dua yüreğinde aşk olur derim ya sana. O zaman eskilerden bir dervişin sözü gelirdi diline; ölen bedenindir, aşıklar ölmez, dervişler ölmez

Kaynak: http://www.estanbul.com/dervislerin-aski-133371.html#.U3N5wShTWnw
 
  Bugün 28060 ziyaretçi (69743 klik) kişi burdaydı! Allah Razı olsun!..  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=