derviş,sofi,ilahi,ilahiler,dervişler,tarikat,tasavvuf,zikir,medine,mekke,zikrullah,mürşid,mürid,efendimiz,resulullah,salavat, en güzel ilahiler
  gavsulazamgeylani
 

ABDÜLKADİR GEYLANİ HAZRETLERİ’NİN HAYATI

 

EVVELİ HÛ, ÂHİRİ HÛ, ZÂHİRİ HÛ, BÂTINI HÛ
HÛ YA ABDÜLKADİR-İ GEYLÂNİ

 

 

 

"Dünya bir çarşıdır, bir pazar yeridir. Yakında kapanır, dağılır. Size yalnız fânileri gösterecek ve onlara bağlanmanıza sebep olacak kapıları kapatınız. Allah’ın kudretini görmenize ve yalnız O’nu sevmenize vesile olacak kapıları açınız.."

 

ŞEYH SEYYİD ABDÜLKADİR GEYLANI HAZRETLERİNİN BABA TARAFI SOY ŞECERESİ

 

 

1

Hz İmam ıAli [Necef]

H 40

M 660

2

Oğlu Seyyıd İmam ı Hasan [Medine]

H 50

M 670

3

Oğlu Şerif Hasanül Müsenna (Şeyh Hasan Şazili ceddi)

 

 

4

Oğlu Şerif Abdullah Muhid

 

 

5

Oğlu Şerıf Musa El Cevni

 

 

6

Oğlu Şerif Abdullah Sani

 

 

7

Oğlu Musa Sani

 

 

8

Oğlu Şerif Davud

 

 

9

Oğlu Şerif Muhammed

 

 

10

Oğlu Şerif Yahya

 

 

11

Oğlu Şerif Ebu Salih Cengi

 

 

12

Oğlu Şerif Abdülkadir Geylani [Bağdat]

 

 

 

(Kadriyye Tarikatı Piri)

H 561

M 1165

 

ŞEYH SEYYID ABDÜLKADİR GEZLANİ HZ.LERİNİN ANNE TARAFI SOY ŞECERESİ

  

1

Hz İmam ı Ali [Necef]

H 40

M 660

2

Oğlu Seyyid İmam ı Hüseyin [Kerbela]

H 61

M 680

3

Oğlu Seyyıd İmam ı Zeynelabidin [Medine]

H 94

M 712

4

Oğlu Seyyıd İmam ı Muhammed Bakır [Medıne]

H 113

M 731

5

Oğlu Seyyıd İmam ı Ca’fer i Sadık [Medine][U1]

H 148

M 765

6

Oğlu Seyyid İmam ı Musa i Kazım [Bağdat]

H 183

M 799

7

Oğlu Seyyid İmam ı Ali Rıza [Meşhed]

H 203

M 818

8

Oğlu Şeyh Seyyıd Ca’fer i Sani

 

 

9

Oğlu Şeyh Seyyid Musa

 

 

10

Oğlu Şeyh Seyyid Kemaleddin

 

 

11

Oğlu Şeyh Seyyid Abdullah

 

 

12

Oğlu Şeyh Seyyid Mahmud

 

 

13

Oğlu Şeyh Seyyıd Cemaleddin

 

 

14

Oğlu Şeyh Şeyyid Abdullah

 

 

15

Kızı Seyyide Fatıma

 

 

16

Oğlu Şeyh Seyyıd Abdülkadir Geylani [Bağdat] (Kadriyye Tarikatı Piri)

H 561

M 1165

 

 

Hazreti Pîr Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani Kaddesallahü Sırrahül Azîz ve Hakîm, velayet burcunun batmayan güneşi, bütün velilerin piri, intisab edenlerin mutluluğa erdiği hidayet sancağı, ebedi saadetleri kendinde toplayan, maddi ve manevi tertemiz bir yolun mensubu ve Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) soyundan gelen torunudur. Tüm tarikatlar, hikmet ve ilim yolları, kaynağı Hz. Muhammed (s.a.v.) ummanı olan O yüce pınardan beslenmişlerdir.

Yüce vasıflarını dile getirmede kelimelerin güçsüz kaldığı o yüce veli kamil insan, Gavsül Azam, Velayetin Sultanı, Sultanü’l Evliya, Sertacü’l Evliya, Kutbu’r Rabbani, Gavsü’s Samedani gibi yüce sıfatlarla anılır.

Hazreti Abdülkadir Geylani, 1077 (hicri 470) yılında, Peygamberimizin vefatından 445 yıl sonra, Hazar denizinin güneyinde Geylan kasabasında doğmuş, 1165 (hicri 562) yılında 91 yıllık muhteşem bir ömürden sonra, yani 833 yıl önce bu aleme veda etmiştir. Soy itibariyle hem Seyyid, hem de Şerif idi. Yani soyu, babası Seyyid Musa tarafından İmam-ı Hasan Efendimiz’e, annesi Fatma Hatun tarafından da İmam-ı Hüseyin Efendimiz’e dayanıyordu. Onun için şu ibare meşhur olmuştur: “Veliler Sultanı Abdülkadir Geylani, aşk ile doğdu, kemal ile ömür sürdü ve kemal-i aşk ile Rabb’ine vasıl oldu.”

Doğacağı Ramazan ayının ilk gecesi babası Seyyid Musa Cengi bir rüya görmüştü: Peygamberler peygamberi Hz. Muhammed (A.S.), ashab ve bütün evliyayı kiram bir yere toplanmışlardı. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki: “Ya Musa, Oğlum! Gücü herşeye yeten ve herşeyin sahibi olan Cenab-ı Allah, bu gece sana insanların üstünde müstesna bir erkek evlat hediye etti. Bu evlat benim evladımdır. Ne mutlu sana..”

Abdülkadir hiçbir çocuğa benzemiyordu. Ramazan günleri annesinden süt emmiyor, yöre halkı ramazanın giriş çıkışını onun bu durumuna göre tayin ediyordu. 18 yaşında çobanlık yaparken bir ineğin, hikmeti ilahiye ile “Sen bunun için yaratılmadın,” demesi üzerine annesinden izin alıp ilim tahsili için Bağdat’a geldi. Yolda kervanın yolunu kesen eşkiyalara annesine doğruluktan ayrılmayacağına dair verdiği söz için parasını saklamadan vermesinden dolayı eşkiyalar utanıp tövbekar oldular.

Hammad-ı Debbas Hazretleri Bağdat’ta ilk mürşidi olmuş, uzun yıllar ilim tahsili ve vazu nasihatla meşgul olduktan sonra, Bağdat’tan uzaklaşıp 25 yıl çöllerde uzlete çekilmiş ve kimseyle görüşmemiştir. Bu süre içerisinde kendini ayakta tutacak kadar çöldeki bitkilerle beslenmiş, Peygamber Efendimiz’in ruhaniyyetinde terbiye görmüş ve Hızır (A.S.) ile arkadaşlık yapmıştır. 25 yıl sonra Bağdat’a dönmüş ve tüm insanlık alemine bir hakikat güneşi olarak doğmuştur.

Bağdat’a gelince tüm halk onun nasihatlarını dinlemek için toplanmış, konuşmaya başlayamaması üzerine, Fahr-i Kainat Efendimiz’in ruhaniyyeti teşerrüf etmiş, ağzına yedi defa üflemiş ve O’na “Konuş, ya oğlum Abdülkadir; insanlara vaaz ve nasihatta bulun,” diye buyurmuşlardır. Bundan sonra Hz. Pir Efendimiz, durmaksızın kaynayıp coşan bir rahmet, hikmet ve ilim pınarı gibi tüm insanlara, susamış gönüllere hayat vermiştir ve hala da hayat vermeye devam etmektedir.

Evet, Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretleri, ölümünden sonra bile tasarrufu ve himayesi devam eden velayet burcunun şahıdır. Birgün İbrahim bin Ethem’den bahsederlerken tesadüf ettiği talabelerine “Yazık, ona çok üzülüyorsunuz değil mi? Eğer zamanımızda olsaydı onu sarayında, tahtından ayırmadan irşad ederdik,” diye buyurmuşlardır. Bugün dahi aynı o gün ve o dakika gibi, O’nun himmet ve tasarruf eli, eskilerin katlandığı sıkıntı, zahmet ve belalara maruz bırakmadan Hakk’ı arayan Hak yolcularının üzerindedir. Biraz gayretle tefekkür edip anlayabilenlere ne mutlu!

Bir defasında şöyle buyurmuştur: “Hallac-ı Mansur, yanıldı. Ne var ki, zamanında elinden tutacak kimse çıkmadı. Bana gelince, her yolda kalanı sırtıma alanım. Arkadaşlarım, müridlerim, sevenlerim, ta kıyamete kadar, ne zaman darda kalsalar, ellerinden tutacağım. Her ne niyetle olursa olsun ismimizi anan ve kapımıza gelen herkese yardım elimiz uzanır. Ey şurada duran! Atım hızla yol alır. Mızrağım mutlaka hedefe isabet eder. Kılıcım kından çıktı, hem de keskindir. Her an seni korumaktayım, ama sen gafilsin; anlayamazsın.”

Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani Hazretleri hem maddi ilimlerde hem de manevi ilimlerde devrinin tek otoritesi idi. O alimdi, pirlerin piriydi, kaynağını Habib-i Kibriya’nın o sonsuz deryasından alıyordu. Bilgi yönünden herkes O’na muhtaçtı. Soruyorlardı da, soruyorlardı. O da durmadan, dinlenmeden cevap veriyordu da cevap veriyordu. İnsanlara, istedikleri her neyse, Rahman’ın bitmez tükenmez Hazinesinden dağıtıyordu.

“Dünyayı ne yapmalı? Dünyalığı neylemeli?” diye soranlara “O’nu kalbinden çıkar, eline al. Böyle yap, artık dünyanın ve dünyalığın sana zararı olmaz,” diye cevap verirdi. Bazan da, malın-mülkün su gibi olduğunu, gemi gibi üzerine binene yol aldıracağını, içine alanı ise helak edip batıracağını söylerdi. O, manevi bakımdan eşi bulunmaz bir hazine olduğu gibi, maddi bakımdan da insanların en zengini idi. Fakat onun zenginliği hep fakirlerin, muhtaç ve yetimlerin yaralarını sarıyordu. Çünkü O, aynı zamanda insanların en cömertiydi. Üzerine hiç sinek konmamasının nedenini soran talebelerine şöyle demişti: “Evlatlar, sinek, bal ve pekmez neredeyse oraya üşüşür. Benim üzerimde ne dünya pekmezi, ne de ahiret balının işareti vardır. İşte bunun için üstümde sinek durmaz.”

Bir keresinde kendisinden ihsan umarak gelen, doğduğu köyde çobanlık yapan bir çocukluk arkadaşını, en güzel biçimde misafir ettikten sonra, giderken de ona en iyi cinsinden bir kısrak ve yüz altın vermesi üzerine, arkadaşı Abdülkadir Geylani Hazretlerine kendini tutamayıp: “Ya Abdülkadir! Bu koyunlar, bu çobanlık bana çoktur. Şu sarayın, köşkler, dünya ve yıldızlar da sana azdır,” diyerek O’nun cömertliği ve inceliği karşısında hayranlığını dile getirmiştir.

Bir keresinde de Onun debdebe ve saltanatını kıskanan bir yahudinin gelip, “Ya Gavs, sizin peygamberiniz ‘Dünya müminin cehennemi, inanmayanın ise cennetidir’ diye buyurmuşken, bir senin şu ihtişamına bak, bir de benim şu sefil ve fakir halime bak. Bunu nasıl izah edersin?” demesi üzerine atından inip adama sağ kolundan cübbesinin yenine bakmasını söylemiştir. Adam orda Geylani’nin cennetteki durumunu görüp hayranlık ve hayret içinde kalmış ve şimdi Geylani Hazretlerinin cennete nisbetle cehennemde olduğunu söylemiştir. Abdülkadir Geylani Hazretlerinin sol kolundan bakan adam orda da cehennemdeki kendi durumunu görmüş, korku ve dehşet içinde kalarak dünyanın cehennemdeki yere nisbetle kendisi için bir cennet olduğunu itiraf etmiş ve pişmanlık içerisinde tövbe ederek Hz. Pir’in huzurunda müslüman olmuştur.

O’nun daha pek çok tasavvufi kerametleri anlatılagelmiştir. Şeytanın bir cihetten seslenip üzerinden şeriatın kalktığını söylemesi üzerine ilahi ilmi vukufiyetiyle bunu sezip “sus, ey melun” diye cevap vermesi; bir ölüyü mezardan Hz. İsa Peygamber gibi “Allah’ın izniyle kalk,” diyerek diriltmesi; hizmetinde bulunan bir aşçıyı, birkaç saniye içinde aslında o aşçıya 12 sene gibi gelmesine rağmen tayy-ı zamanla imtihan etmesi; saldırıya uğrayan bir hanımın onun ismini anarak ondan yardım dilemesi üzerine elindeki asayı mescidinden atarak saldırganı uzaklaştırması onun sayısız kerametlerinden sadece birkaçıdır.

Maddi ve manevi ilimlerdeki derinliği ve üzerindeki manevi lütuf ve rahmetle dinin esaslarını yeniden dirilttiği için kendine “dinin dirilticisi” anlamında “Muhyiddin” denmiş, O da bu ismi Endülüs’te dünyaya gelen ve “Şeyhül Ekber” namıyla ün salan manevi evladı İbni Arabi’ye vermiştir.

Manen aldığı selahiyet ve emirle birgün Bağdat’ta zamanın kutbu (sahibüzzaman) olduğunu ve ayaklarının bütün evliyanın boynu üzerine olduğunu ilan etmiş ve bütün evliya da onun bu sözünü tasdik etmişlerdir. O’nun bu üstün halini, makamını ve mertebesini anlayan, bilen ve tasdik eden ve Seyyid Abdülkadir Geylani’den 150 yıl sonra dünyaya gelen Şah-ı Nakşıbend Efendimiz “Bütün evliyanın boynu üzerine olan Geylani’nin ayağı benim gözümün nuru üzerine olsun,” diyerek mukabele etmiştir. Rivayete göre, birgün uzun bir süre hiç hareketsiz durduğunu gören ve bunun nedenini soran talebelerine Geylani Hazretleri, “Velayet kokusu Buhara’dan geliyor,” demiştir. Bahaüddin bin Muhammed El-Buhari Hazretleri Hacca giderken Hz. Pir’in türbesini ziyaret etmiş; bu sırada manevi bir halle, Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretlerinin elinin kalbine nakşedildiğini ve kabz halinin çözüldüğünü gördüğünden kendisine “Şah-ı Nakşibend” lakabı takılmıştır. Geylani’nin feyz ve himmetinden istifade ederek ona olan minnettarlığını, muhabbetini izhar eden Şah-ı Nakşibend Efendimiz, bu hususu şu müstesna şiirinde dile getirir:

Her iki alemin sultanı Şah Abdülkadir
Evladı Ademin hakanı Şah Abdülkadir,
Arşın, Kürsi’nin, Kalem’in ayı hem güneşi,
En büyük nurdan bir kalb nuru Şah Abdülkadir.

Bu şiir mana büyüklerinin birbirini nasıl anladıklarını, birbirlerine nasıl muhabbet ettiklerini, nasıl yardımlaştıklarını ve manen nasıl tevhid sancağının taşıyıcıları olduğunu gösteren bir ibret tablosudur. Bu tablo bize bu büyüklerin ardından yürüyenlerin, birbirlerini nasıl anlayıp muamele edecekleri hususunda bir anahtar hüviyetindedir.

Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretleri oğluna şöyle vasiyet etmiştir: “Tasavvuf öyle bir haldir ki, o hale kimsenin laf ile varması mümkün değildir. Onun için bir fakire rastlarsan ilmine dayanarak onunla münakaşa etme, itirazda bulunma. Gönlünü almaya bak. Şunu iyi bil ki, tasavvuf sekiz hal üzeredir: 1. Merhamet ve şefkat, 2. Doğruluk, 3. Sadakat, 4. Cömertlik, 5.Sabretmek, 6. Sır tutmak, 7. Fakirliğini ve acizliğini bilmek, 8. Rabbine şükretmek.”

Abdülkadir Geylani Hazretleri’ne hayranlıklarını ve minnettarlıklarını anlata anlata bitiremeyen Hak aşıklarından birkaç mısra şöyledir: Yunus der ki:

Seyyah olup şol alemi ararsan
Abdülkadir gibi sultan bulunmaz
Ceddi Muhammeddir, eğer sorarsan
Abdülkadir gibi sultan bulunmaz
 
Hak yeri yaratıp göğü düzeli
Hoş nazar eylemiş ona ezeli
Evliyalar serçeşmesi, mana güzeli
Abdülkadir gibi sultan bulunmaz

O zamandan bu yana asırlar asırları kovalamış, ama Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretlerinin güneşi hep aynı kalmıştır. O güneş ki, hala ötelerin ötesine ulaştıracak engin ufuklar çiziyor. O, Ebu Muhammed, Kutbu’r Rabbani, insanların ve cinlerin rehberi olan Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani’dir. Tam sekiz asırdan fazladır insanların sığınağı, darda kalmışların yardımına yetişici olmaya devam etmiştir. O batmayan güneştir. Menkıbe ve kerametleri sayılamayacak kadar çoktur. Hiçbir velide ondaki kadar çok keramet görülmemiştir.

O, Gavsül Azam’dır; O’na bu ismi Cenabı Hak ihsan etmiştir. Adetleri yırtacak ve akılları donduracak kadar halleri ve keşifleri olmuştur. O, zikri daim, fikri çok, kalbi yumuşak, yüzü mütebessim, ruhu ince, eli açık, ilmi umman, ahlâkı üstün ve soyu temiz bir Zat-ı Şeriftir. O ve onun yolunun nurdan halkaları, ömür denilen sermayeyi en güzel şekilde yaşayarak bu yüksek makamlara hak kazanmışlardır. Onlar ehli sünnet üzere doğru bir itikat, sabır, gayret, doğruluk, güzel ahlâk, ihlas ve diğer pek üstün meziyetlerle kulluk makamının en üstün noktalarına ulaşmışlardır. Onları anlamak ancak onların gittiği nurlu yolun yolcusu olmakla, yani İslamiyet’i yaşamakla mümkündür. Onu sevmek saadet tacı, onun ahlâkıyla ahlâklanmak sonsuz kurtuluş ilacıdır. Çünkü O’nun namı: Hazreti Pir Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani Kaddesallahu Sırrahul Aziz ve Hakim’dir.

 

HAZRET-İ ABDÜLKADİR GEYLÂNİ’DEN MENKÎBELER

 

 

ZAMAN İÇİNDE ZAMAN, MEKÂN İÇİNDE MEKÂN

 

Evliyâullahın sertâcı, mahbûb-u Sübhâni, Gavs-ı Samedâni, Pîr-i A’zam Cenâb-ı Abdülkadir-i Geylâni Hazretlerine hizmet edenlerden biri, Hazreti Gavs’ın cemalli bir zamanında huzûr-u seniyyelerine çıkarak:

“Efendim, Cenâb-ı Hak Zat’ınıza kudretinin tasarrufunu bahşetmiştir. Onun için istediğiniz kimselere ufak bir nazar-ı âlinizle birçok rütbeler verebiliyorsunuz. Bu kulunuz da size epey hizmet etti, ama bana hâla bir şey ihsân etmediniz, niyâz ediyorum,” der.

Koca Gavs:

“Pekalâ, bugün bana bir helva pişir de, bakalım Kudret neler ihsân eder, senin de gönlün olsun,” buyururlar.

Adamcağız, “Başüstüne” diye sevinerek, helvayı pişirmeye başlıyor. O esnâda da Hindistan’dan bir heyet gelerek Hazreti Abdülkadir-i Geylâni’ye arz-ı ubûdiyyet ettikten sonra:

“Efendimiz, hükümdarımız öldü, bize bir hükümdar göstermenizi niyâza geldik,” derler.

Bunun üzerine Hazreti Pîr, helva pişiren adamını çağırarak:

“Nasıl, Hind padişahlığını kabul eder misin?” diye ferman buyuruyorlar. Adamcağız pür-neşe:

“Aman efendim, ihsan buyurdunuz,” diye can atarak sevinirken, Hazreti Gavs:

“Yalnız, seni şu şartla oraya padişah yapıyorum: Ne kazanırsan yarı yarıya paylaşacağız,” buyururlar.

Pek tabiî olarak tâlip, bu emri minnetle kabul ediyor.

Nihâyet adamcağız hakikaten söylendiği gibi Hindistan’da büyük bir saltanata, muazzam saraylara, mutantan debdebelere, güzel eşlere sahip olduğu gibi bir de erkek evlâda sahip olur. Aradan onbir sene geçiyor ve bir gün Hazreti Abdülkadir-i Geylâni’nin teşrifleri haberi çıkıyor. Hükümdar, Gavs-ı Samedâni’yi karşılayarak sarayında bir kaç gün hizmetinde bulunduktan sonra Cenâb-ı Pîr artık döneceklerini haber veriyorlar.

Pâdişah: “Efendim, biraz daha kalıp bizleri sevindirin,” diye ricada bulunuyorsa da Hazret-i Gavs’ın muhakkak teşrif edeceklerini anlayınca: “Efendim, bari kusurlarımızı af buyurun,” diyor. O vakit Sultan Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri, hükümdara:

“Yalnız sizinle bir sözümüz vardı. Sizi biz buraya padişah olarak gönderirken ne kazanırsanız yarı yarıya olacak, diye bir söz vermiştiniz. İşte şimdi, buraya geldikten sonra ne kazanmış iseniz hesaplaşmak istiyorum,” buyuruyorlar.

Padişah bunun üzerine bütün servetini tesbit ederek yarı yarıya ayırıyor ve Hazreti Gavs’ın huzuruna arzediyor.

Sultânü’l Evliyâ:

“İyi amma siz bir erkek evlad da kazandınız; onu da taksim etmeniz lazımdır,” buyurunca, padişah:

“O nasıl olacak?” diye soruyor. Cenâb-ı Gavs cevaben:

“Çocuğu ikiye böleceğiz, size istediğiniz tarafı vereceğim,” diye emrediyorlar.

Çocuk ortaya getiriliyor. Gavs-ı A’zam Hazretleri keskin kılıçlarıyla: “Destûr” deyip çocuğu tam ikiye ayıracakları esnâda, padişah belindeki mücevher işlemeli hançerini çekerek:

“Eeey sehhar herif! Senelerce bana hizmet ettirdiğin yetmiyormuş gibi şimdi de tesâdüfün bana verdiği nimeti elimden almak istiyorsun,” diye tam Hazreti Gavs’ın göğsüne saplarken bir de bakıyor ki elindeki kaşık helva tenceresine saplanıyor. Ne saraydan eser var, ne saltanattan ve ne de çocuktan bir iz…

Bu hal karşısında hayretler içinde kalan tâlibe, Cenâb-ı Pîr tebessüm ederek:

“Oğlum karıştır helvayı… Biz cimri değiliz, veririz, amma zamanı gelmeden de olmaz…” buyuruyorlar.

Ey tâlib-i Hakîkat!

Şimdi sen buna ister rüya de, ister hayâl de, hulâsa ne dersen de. Bizim diyeceğimiz ise bu hal: Zaman içinde zaman, mekan içinde mekan olmasıdır. Makam-ı Zat’a sahip olan evliyâullaha Cenâb-ı Hak îcad ve îdam kudreti ihsân ettiğinden bu gibi şeyler oyuncak gibidir.

Bu olayda zavallı tâlip, eğer ihlâs ile tam teslim olmuş olsa idi ve Hazreti Pîr: “Çocuğu da taksim edeceğiz,” diye emrettiklerinde: “Efendim, taksime ne hâcet, ben de sizin, çocuk da sizin,” diye kalbiyle teslimiyetini ve bağlılığını göstermiş olsa idi, elbette o kaşık hançer olup Hazreti Pîr’in göğsüne saplanmazdı. Hazreti Gavs hakikatte çocuğu parçalayacak değildi ya. Onlar hayat almaz, Hayat verir, Ebedî Hayat…

 

 

ANA-OĞUL

Yine o büyük insan Hazreti Abdülkadir-i Geylâni’ye bir kadın bir dânecik oğlunun O’nun muhît-i feyzinde terbiye olunmasını arzu ederek getirip kendisine teslim ediyor.

Milyonlarca müslim ve gayr-ı müslimin kendisini kabul ve takdis ettiği bu büyük Velî, çocuğun bir odaya konmasını emir veriyor.

Aradan bir sene kadar zaman geçtikten sonra tek yavrusuna hasreti çoğalan ve ona karşı çok düşkün olan çocuğun annesi, daha fazlasına dayanamayarak görmeğe geliyor.

Kadın oğlunu ararken tesadüf bu ya çocuğun oturduğu odanın penceresine gözü ilişiyor. Bakıyor ki evlâdı gayet mâsumâne bir şekilde oturmuş, önünde bir parça rengi kirlice tuz, elinde de kuru bir ekmek parçası, o ekmek parçasını o tuza banarak gayet zevkli bir sûrette yiyiyor. Kadıncağız işin inceliğinin farkında olmadığından nâz u naîm ile büyüttüğü evlâdını o vaziyette görünce şefkati galeyâna gelerek oğluna haber vermeksizin pencerenin önünden ayrılıyor ve orada bulunanlara Cenâb-ı Abdülkadir-i Geylâni’yi nerede bulabileceğini soruyor. Onlar da Hazreti Pîr’in şimdi ancak haremde bulunabileceğini haber veriyorlar.

Kadıncağız müsâade alarak Hazreti Veliyy-i A’zam’ın huzuruna kadar çıkıyor, bir de bakıyor ki kendileri mükellef bir sofraya oturmuşlar. Önlerinde birçok nefis yemeklerle birlikte bir de pişmiş tavuk var. Bir çok câriye de huzurlarında el pençe dîvan duruyorlar. Çocuğun annesi bu hali seyrederek:

“Ooh Mâşâallah! Siz şu vaziyette yemek yer iken benim oğlum kuru bir hasır üzerinde kuru ekmek parçasını tuza banarak yesin…” der demez, Hazreti Gavs-ı A’zam:

“Kadın sus! Çürüttün işi çürüttün,” diyerek önündeki pişmiş tavuğa, “Allah’ın izni ile kalk bakalım,” diye emir verince tavuk izn-i ilahi ile canlanarak ve “got got” diyerek sofranın üzerinde ekmek parçalarını yemeğe başlıyor.

Velî’nin bu tecellîsi karşısında hayretler içinde kalan kadına Hazreti Gavs hitâben:

“Duâ et cemalli bir zamanıma rast geldin,” diye buyurduktan sonra devam ederek: “Yarın da oğlun benim gibi olacaktı. O da önüne gelen pişmiş bir tavuğa, Allah’ın ismini anıp O’ndan izin olarak ‘Kalk bakalım.’ dediği vakit onun önündeki tavuk da sofrada böyle yemek yemeye başlayacaktı. Sen işin seyrini bozdun. Ve sonra şunu iyi bil ki, ben onun kadarken nehirden geçen marul kabukları ile yaşıyordum. Şimdi biz böyle yeriz amma, Hakk’ın kudreti ile arzu edersek tekrar ona hayat veririz. İşte sen, yarın oğlunda uyanacak olan feyze böylece mâni oldun,” buyuruyorlar.

Bu noktada şu ilave edilmeli ki: Maddenin kesâfetinde yüzen, henüz gönlüne bakanı göremeyen, kitabı parasının üzerindeki yazı olan, namaz darbhânesinde niyaz sikkesini basmayan, aşk sahrasının tuzunu ekmeğini yiyemeyen kimseler, evliyâullahın bu gibi hallerinden bir şey anlayamazlar. Fakat hakikatin sırlarına âgâh olup zirve-i tevhîde çıkanlar, daha doğrusu “İnnî câilün fil-ardı halîfe” (“Muhakkak Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım,”) fermân-ı ilahisinin sırrına dalanlar, Hazreti İnsan’da Cenâb-ı Hakk’ın ne büyük tecellîleri olduğunun farkına varırlar. Evet, Allahu Azîmüşşân O’nlara îcad ve îdam kudretini bahşetmiştir. İsterlerse bir nazarla eşyanın suretini değiştirirler. Öyle değil mi ya? Sakın gâfil olma. Zira atomun sırrı keşfediliyor. Amma ne var ki bu işlerin zevkini bulmak aynı zamanda bir kısmet meselesidir.

 

MANEVÎ EVLÂD

Cenâb-ı Muhyiddîn-i Arabî Hazretlerinin peder-i âlîlerinden rivâyet olunur ki: Cenâb-ı Hak bu zata her türlü nimet ve devlet ihsan buyurduğu halde kendisine vâris olacak bir erkek evlâdı olmadığına çok müteessir olduğu için diyâr-ı Mağrib’de birçok meşâyih-i kirâmın himmetlerine ilticâ eylemiş, maalesef hiçbir zatdan derdine derman olacağına dair müjdeye mazhar olamamış. Çok zamanlar evlâd hayaliyle kalbi rahatsız olan bu zata günün birinde bir meczûb-u ilahi rastgelir ve ona der ki:

“Sana himmet ve inâyet, derdine derman ancak Hazreti Gavs-ı A’zam Abdülkadir Efendimiz’den olacaktır. Hemen Bağdat’a git, Cenâb-ı Gavs’a iltica eyle. Zira şimdi sahib-i tasarruf , O Zat-ı Celîlü’ş-şân’dır. Senin muradını Cenâb-ı Hak, O Zat’ın delâlet-i âliyesine ihsan buyuracaktır.”

Şeyh Ali bu müjdeyi alır almaz derhal Bağdat’a sefer eder ve şehre girince doğruca Cenâb-ı Seyyid Sultân’ın huzuruna varıp el öper ve kendisi hiçbir şey söylemeden Hazreti Pîr kendisine der ki:

“Senin için erkek evlâd mukadder değildir. Biz nereden sana erkek evlâdı bulup verebiliriz?”

Şeyh Ali bu kelâmı işitince Hazreti Pîr’den şöyle niyazda bulunur:

“Sultânım! Nasîbimde erkek evlâdı olmadığını biliyorum. Fakat Zat-ı keremkârilerinin Hakk’ın izniyle her şeye kaadir olduğunu ve bana bir evlâd vermek kudretinde bulunduğunu da biliyorum. Binâen’aleyh, Gavsiyyet penâhîlerine iltica eden benim gibi âciz bir insanın lütuftan mahrum edilmeyeceği kanaatindeyim. Herhalde taraf-ı ilahiden bana çok hayırlı bir evlâd ihsân edilmesini sizin kereminizden istirham eylerim. Zira, dergâh-ı mahbûbân-ı ilahiye müracâat edenler, me’yus olarak geri dönmezler.”

Cenâb-ı Gavs-ı A’zam bu ihlâslı adamın hatırını memnun etmek için:

“Yâ Şeyh Ali! Sulbümde bâkî kalan son evlâdımı kudret-i ilahiyye ile sana i’tâ eyledim,” deyince, Şeyh Ali çok memnun kalarak, memleketi olan Mağrib şehrine döner. Bu manevî esrâr-ı ilahi ile Cenâb-ı Hak da hikmetle tecellîsini izhar buyurur. Bir müddet sonra Şeyhü’ş-şüyûh (Şeyhlerin şeyhi) Cenâb-ı Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri, anası karnına nüzûl ve tulû edip kemâle geldikten sonra, bu şehâdet âleminde insanlara nice faydalı eser neşretmişlerdir ki, mesela bunlardan “Füsus ül Hikem” “Fütuhât-ı Mekkiyye” gibi pekçok eserlerinden sonraki irfan ehli feyze mazhar olmuşlardır.

Özetle bu İslam ümmeti içinde Cenâb-ı Hak iki Muhyiddin yaratmıştır ki, biri peder-i manevî Gavs-ı A’zam Seyyid Sultan Muhyiddin Abdülkadir-i Geylani, diğeri de O’nun manevî evlâdı olan Kutbü’l-Aktâb Hazreti Muhyiddin-i Arabî’dir. Bu iki Zat’ın evliyaullah arasında kadir ve kıymetleri pek yüce ve mukaddesdir.

Allah Onlardan razı olsun.

 

***

 

Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri; İlmini henüz ikmal edip Bağdat‘ta bir delikanlı çağına geldiği zaman: Bağdat‘ın uleması, kendisine içi süt dolu bir kâse göndermiş ve:

- Burası dolu... Sana yerimiz yok...

Demeye getirmişler.

Daha o genç yaşta bu zattaki irfana bakın ki: O süt dolu kâsenin üzerine dalından daha yeni kopan bir gül koyup geri göndermiş ve:

- Ben de aranızda bir gülüm... Manasına getirmiş...

 

***

 

GEYLÂNİ Hazretleri ilim hayatında dört mezhep üzerine fetva veriyordu. Fetvaları zamanın ilim adamları arasında hayret uyandırdı. Takdir ederek;

-“ALLAH ona ne büyük nimet vermiş.”

Dediler. Hal böyle iken bazı haddini bilmezler duramadılar; kimsenin içinden çıkamayacağı mühim bir mesele hazırladılar.

İnsanın içinde bir defa hased kurdu girmeye görsün; sonrasını şeytana bırak... O artık, ne dolaplar çevirir... ne dolaplar... İnsana kalsa takdir eder, bırakır ama şeytan durur mu?... Durmaz. Şeyhe karşı bir fetva hazırlatır, sonunu bilmezleri iğfal eder.

Şöyle sordurur:

-“Bir kişi; tek başına herkesten ayrı, herkesten başka bir elbise giyerek, ibadet etmeye yemin etti:

-Eğer bunu yapmazsam, karım benden üç defa (tallak-ı selâse ile) boş olsun. Dedi.

Bu adamın ne yapması ve bu ahdini nasıl yerine getirmesi icap eder?...”

Sual derin ve kesif. Herkeste bir heyecan var. Ne olacak?...

Hayret... Hayret... sualden evvel herkes bir fikir beyan etti:

-“Şeyh bir mühlet ister.”

-“Bir hafta.”

-“Bilmezse iyi olur.”

-“Ancak bir yıl sonra bir cevap verir.”

Dediler; ama hepsi de yanıldı. Çünkü sorunun son harfi havada uçarken GEYLÂNİ Hazretleri cevabını hazırlamıştı. Söze şöyle başladı:

-“O yeminli kişi hac mevsimi dışında Mekke`ye gider, ihram giyer, Kâbe`yi yalnız başına yedi defa tavaf eder: Böylece yaptığı yemini yerine gelir.”

Herkeste bir dehşet ve hayret hâli... İlim taslayan kişiler, şimdi şeyhin ayağına yüz sürüyorlar... Her biri nasibince o tükenmez ummandan bir hikmet kırıntısı istiyor. Fakat GEYLÂNİ Hazretleri, kırıntı değil, Kerem elini açıyor. O istidatlı kişilerin yollarını şad edip yola salıyor... Oylum oylum ışıklar, nurlar saçıyor. Hepsini irşad edip yola salıyor...

 

 

***

 

Buyuruyorlar ki: “Kapımın önünden geçene kabir azabı olmaz.”

 

***

 

Yüz alim, hepsi devrin büyükleri arasında... Kitaplardan yüz mühim soru çıkardılar. Bundan maksatları Abdülkadir Geylani Hazretlerinin bilgi derecesini ölçmek...

Bunlar geldikleri zaman, medrese doluydu. Fakat Şeyh ders saatini tatil etti. Onlarla meşgul oldu. Yer gösterdi; oturdular. Kendisi de yerine oturduğu zaman, sakin bir hali vardı. Bir an sükûttan sonra; murâkabe âlemine daldı. Bir dalış ki, uçsuz bucaksız illerden haber getirecek... O hali kim hakkıyla anlayabilir?... Misafirler sanki hiçbir şey için gelmemiş gibi sessiz duruyorlardı.

Geylani Hazretleri gözünü açtığı zaman soru sormak isteyenler birbirlerinin yüzlerine bakıyorlardı. Hepsinde derin bir ürperme ve hayret hali vardı. İçlerinde heyecandan titreyenler görülüyordu. Kimseden ses çıkmıyor, oraya niçin geldiğini bilen yoktu.

Adamlar niçin gelmişlerdi, ne soracaklardı?... Dertleri neydi?... Ne yapalım ki, bunun cevabı da derin bir sükût!...

O anda saatler böylece ilerliyordu. Saatler doluyor, ama gönüllere henüz bir şey dolmuyordu. Zihinlerden çekilen sorular henüz gelmemişti. Sorular halâ benliğini bulamıyordu.

Abdülkadir Geylani Hazretleri kürsüye doğru ilerlerken misafirler kendilerine gelir gibi oldular. Geylani Hazretleri kürsüye oturduğu zaman onların elleri, ceplerindeki soru kağıtlarını arıyordu. Ne yazık ki, soru kağıtlarının külü çıkıyordu. Daha fenası soru muhtevası da kalplerinden de uçup gitmişti.

Bir kürsü düşünün, onun üzerinde oturan Zat Abdülkadir Geylani olsun. Cemaatı Bağdat sakinleri ve içlerinde o şanlı ülkenin yüksek ilim, irfan sahipleri olsun... Yüz soru hazırlayıp gelsinler; fakat tek soru akıllarına gelmesin. Soru kağıtlarının da yerinde yeller essin.

Sanki beyinler ayarlı; Hazreti Şeyh, kürsüden cevap verdiği zaman, alacağı cevabı alıyor; soracağı soruyu ondan sonra hatırlıyor.

Kağıtlar cepte kül olmuş. Bilgiler gönülden silinip gitmiş... Ama Hazreti Geylani hepsini biliyor, birer birer cevaplarını veriyor...

Etraftan derin feryat sesleri yükseliyor. Sanki bir felâket olmuş. Sanki tufanda boğulmak üzereler, tutunacak bir dal, kurtaracak bir el arıyorlar... Kimi çırpınıyor, kimi üstünü yırtıyor.

O Hazreti Şeyhi imtihana gelenler şimdi onun kapısında birer bende oldular. Hepsi irşad oldu. O ilahi güneşin yanında birer veli, Allah dostu oldular.

O gün ilahi kervanın zincirine yüz halka daha eklenmişti.

 

ABDÜLKADİR GEYLÂNİ HAZRETLERİ'NDEN ÖĞÜTLER

 

 

Sakın yaptığın işlerde ve bulduğun manevi halde kendi gücünü görmeyesin. Bu hal kişiyi azdırır ve YARATAN’ın rahmet nazarından uzak kılar. Sakın sözünü dinletme ve kabul ettirme hevesine de kapılmayasın. Önce temeli at sonra üzerine binayı çık. Kalbini derin kaz ki oradan hikmet pınarları fışkırsın, sonra ihlas ve iyi işlerle o binayı yükselt. Bu işlerden sonra halkı o köşke davet et.

***

Başkasında bulunan bir hatayı defetmek istersen nefsinle yapma, imanınla yap. Kötülükleri ancak İMAN yıkar. Bu durumda RABB’in sana işlerinde yardımcı olur. O kötülüğü yok etmek için arkadaş olur, O kötülüğü ezer ortadan kaldırır. Eğer bir kötülüğü nefsin için, halkın seni tanıması için ortadan kaldırmaya niyet edersen rezil olursun. Her işte HAKK’ın rızası aranmalıdır.

***

İSLAM gömleğin yırtık, İMAN elbisen pis, kalbin cahil, için kederle dolu. Gönlün İSLAMİYET’e açık değil. İç alemin harap, dışın mamur, bütün sayfaların günah karası. Sevdiğin ve arzuladığın yalnızca dünya.

Kabir kapısı açık ve ahiret sana doğru gelmekte. En kısa zamanda aklını başına topla, yalnız dünya azığı toplamaktan vazgeç de ahiret azığını toplamakta acele et...

Sabırlı kulların bu dünyada çektiği cefa, Yüce Allah’ın (C.C) gözünden kaçmaz. Siz bir an olsun O’nun uğruna sabır yolunu tutun, yıllarca ecrini alırsınız. Ömrü boyunca “Kahraman” lakâbıyla gezen, onu bir anlık cesareti sonunda kazanmıştır.

***

Ey evlad, önce nefsine öğüt ver, onu yola getir, sonra da başkalarını... Senin henüz ıslaha muhtaç hallerin var, bunu sen de biliyorsun. Bunu bildiğin halde başkalarının islâhı ile uğraşma yolunda nasıl başarılı olabilirsin? Gözlerin bir adım öteyi görmüyorken körleri neyle yola getirme sevdasındasın?

***

Size gereken, Yüce Yaratanı sevmek ve O’ndan başka kimseden korkmamaktır. Ve bütün işleri onun rızasını gözeterek yapmak... Bunlar “Kalp” le olur, dil gürültüsüne getirip söze boğmakla olmaz. Sonra mihenk taşına vurulunca utanırsın. Kuru davaya kimse inanmaz. Halk arasında söylediğin sözleri yalnız kaldığında söylüyormusun?... Aynı duyguları tek başına kaldığın zaman da duyman mümkün oluyor mu?... İşte bunları yapabiliyorsan mesele yok... Kapı önünde “TEVHİD”, içeriye girince “ŞİRK”, yakışır mı? Bu, nifak, ikiyüzlülük alametidir, içi bozuk olmanın ta kendisidir. Acırım sana, sözün kötülükten sakınma hakkında, kalbin ise fitne çıkarmaya istekli. Şükrü dilinden bırakmıyorsun, ama kalbin daima itiraz halinde.

***

Geliniz aşırı, uygun olmayan arzularımızı bir yana atıp YARATANIMIZA koşalım. Bu yolda biraz perişanlık çekelim. Ne olur sanki biraz zahmet çeksek? O’na vardıktan sonra bütün çekilen sıkıntılar unutulur. İçimize ve dışımıza hükmeden nefsimizi HAK yoluna çevirelim, Rabbimizin Elçisine, Sevgilisine başvuralım, O’nun eteğini bırakmayalım.

***

Bütün amacın yemek, içmek ve arzularının tatmini olmasın. Bunların hepsi amaç değil, Yüce ALLAH’a (C.C.) ulaşmak için birer araçtır. Bütün hedefin sana en çok gerekli olana ulaşmak olmalı. Sana en gerekli olan ise YARATAN’ındır. O’nu ara. Her şeyin bir bedeli olur. Dünyaya AHİRET, yaratılmışlara ise bedel YARATAN’dır. Dünyayı kalbinden atarsan yerini HAK alır.

Yaşadığın günü ömrünün son günü bil, işlerini ona göre ayarla. Bu duygu sana yeter.

***

“ALLAH’tan (C.C) başka ilah yoktur,” dediğinde bir “DAVA” peşine düştün demektir. Her davada şahit isterler, şahidi olmayan davasını kaybeder. Ayrıca bu uğurda gelecek her türlü sıkıntıya göğüs gerip, sabır göstermek de birer şahid sayılır. Bunları yaparken İHLAS’lı olmak gerekir.

***

Hiçbir söz amelsiz ve ihlassız kabul edilmez. Kainatın Efendisinin (S.A.V) yolu İHLAS’tan ibarettir.

***

Dünyalık toplarken dikkatli ol. Gece odun toplayan gibi olma. Elini uzattığında neyi alacağını önceden kestirmelisin.

Gece odun toplayan eline geçeceğini bilemez, seni de ona benzetiyorum. Ayık ol, sonra felaket büyük olur.

***

HAK’la çekişme, nefsin için O’nu kötüleme, malın azaldı diye O’nu itham etme, insanlar sana yüz vermiyor diye O’nu suçlama. Suçu kendinde ara. Her işin kendi keyfine uygun olmasını istiyorsun, en büyük hüküm senin mi yoksa O’nun mu? Sen mi fazla biliyorsun yoksa O’ mu? Merhametin O’nunkinden fazla mı?

Sen ve bütün yaratıklar O’nun kuludur. Her şeyde yalnız O’nun hükmü geçer bunu sakın unutma.

***

YARATAN’ın rızasına erme yolunda yapmacık hareketler fayda getirmez, bu yolda yersiz arzu ve boş temenni ile yürünmez. Hele içi başka dışı başka birinin eline hiçbir şey geçmez. Bir de yalancılık ortaya çıkarsa felaket o zaman başlar. Eğer bu hallerin azı sende varsa hemen tevbe et ve tevbeni bozma. Tevbe etmekten ziyade, tevbeyi bozmamak esas hünerdir.

***

Böbürlenmeyi bırakın, Yüce ALLAH’a (C.C) karşı büyüklük satmakta neymiş? Kullara da kibirli davranmayın, haddinizi bilin. Varlığınıza tevazuyu yerleştirin. Önceden ne olduğunuzu düşünün; bir damla su.

Sonrası ne olacak malum...Bir hendeğe yuvarlanacak bir ağırlık. Hali böyle olana büyüklük taslamak yaraşır mı?

Hırsa kapılmayın, kötü arzular sizi esir etmesin. Dünyalık adamların kapısını aşındırmayın. Ezilip büzülerek onlardan dünyalık dilenmek size yakışmaz, sabırla doğru yoldan nasibini arasan daha iyi olmaz mı? Ya bir de yaptığın dilenciliğin sonu boşa çıkarsa... Sevgili Peygamberimizin (S.A.V) “En büyük belâ, nasibte olmayanı aramaktır,” buyruğunu hiç duymadın mı? Nasibte olmayanı kullar hiçbir zaman veremez. Dünya oğullarının buna hiçbir zaman gücü yetmez.

***

Ey ilim iddiasında bulunan, hani ağlaman? Yüce ALLAH’ın (C.C) korkusundan gözlerin yaşarıyor mu? O’ndan korkman ve günahları itirafın nerede? Nefsinle cenk etmek ve onu terbiye etmek yok mu? O’nu HAK tarafına çağırman nerede?

Bunların hiçbiri sende yok. Bütün derdin kasa, masa, yemek ve eğlenmek. Aklını başına al. Dünyadaki nimetlerden sana gelecek bir kısmetin varsa gelir, üzülme içini ferah tut. Bekleme yükünden kurtulursun, hırsın ağırlığı seni yormaz. Eğer bu şekilde davranmazsan, bütün bu uğraşmalarından sana ne kalacak dersin? Sadece bir yorgunluk ve ağır bir hesap...

***

Doğruluk olmadan bilginin sana ne yararı dokunur? Doğruluğun olmadığı için bilgi sana bela olur. Öğrendin, namaz kıldın, oruç tuttun sebebi sana mal versinler, iyiliğini görsünler, seni öğsünler oldu. Sana yakışır mı bu düşünceler?

Farzet ki halkın sana ilgisi arttı, bunun ölüm anındaki sıkıntıya faydası olur mu acaba? Seni sevenlerle aranda uçurumlar olacak o anda. Topladığın malları başkaları paylaşacak, hesabı ve cezası da sana kalacak.

***

Yazık sana! Cehennemlik işleri yaparken cenneti umuyorsun. Geçici şeylerle avunuyor onları seviyor ve senin sanıyorsun. Ama yakında elinden alacaklar.

Yaratan hayatı sana emanet olarak verdi, O’nun rızası yolunda yaşamanı emretti. Sen ise kendi isteğin, heveslerinin peşinde hayatını tükettin. Sana verilen zenginlik, makam, sıhhat birer emanettir. Bütün bunları YARATICININ rızasına uygun yolda kullan.

***

Ey evlad, ana rahminde seni kim besledi. O halde iken ne kadar acizdin, bu hale seni getiren kim? Sen ise kendi varlığına ve halka dayanmaktasın, parana, mevkine, bilgine güveniyorsun. Güvendiklerin bugün var yarın yok olabilirler. Yüce ALLAH’tan (C.C) başka her kime güveniyor veya kimden korkuyorsan o senin ilahındır. Yakında bütün güvendiklerin yok olur kullarla aran açılır, sana karşı kalpleri katılaşır, kapıları yüzüne vururlar seni kapı kapı dolaştırırlar. Çağırsan yardımına koşan olmaz.

Bütün bunlara sebeb Hak’tan başkasına güvenmiş olman, O’nun nimetlerini başkalarından bilmiş olmandır.

***

Yüce ALLAH’ın (C.C) dininde olmayan şeyleri yapmaya çalışma. Elinde iki şahit olsun; biri KUTSAL KİTABIMIZ, diğeri SÜNNET-İ RESULALLAH. Bunlar seni RABBİNE ulaştırır. Ama sen bu şahitleri bırakıp nefsinin peşinden gitmeye devam ediyorsun. Elinde iki şahidin var; biri zayıf aklın, diğeri de şahsi arzun. Şüphesiz bunlar seni ateşe iter. Firavun gibilerin arasına katar.

***

Ey içi bozuk, yakında öleceksin, öldükten sonra yaptıklarına çok pişman olacaksın ama çok geç...Dilin güzel söze alıştığı için konuştu ve aldandı, ama kalbin hiçbir şeyden anlamaz bir halde. Bu durum seni kurtarmaz. Güzel konuşmayı kalb yapmalı, yalnızca dilin iyi söz söylemesi faydasızdır.

Ey ALLAH (C.C) yolcularını bulamayan; varlığını ve yaratılmışları HAK varlığına perde eden kişi; ağla, başkasına bir ağlarsan kendine bin defa ağla.

 

 

VİRD-İ KÜBRA

 

 

BİSMİLLAH ER-RAHMAN ER-RAHİM
ESSALÂTU VESSELÂMU ALEYKE YA RESULULLAH
ESSALÂTU VESSELÂMU ALEYKE YA HABİBULLAH
ESSALÂTU VESSELÂMU ALEYKE YA KEREMULLAH
YA HAYRE HALKULLAH, YA EMÎN-İ VAHYULLAH
YA NURE ARŞULLAH, YA HAK HABİBULLAH
YA SEYYİD-İ VELED-İ ÂDEM, YA HAK YA DESTUR
YA BEŞER-İ HÜDA, YA NUR-U YEZDAN, YA MERD-İ MEYDAN
YA FETTAH HAYDAR, YA İMAM-I ALİYYÜ’L-MURTAZA, YA HAK YA DESTUR
YA HATİCETÜ’L-KÜBRA, YA FATIMATÜ’Z-ZEHRA
YA HULK-U RIZA, YA HULK-U CEMİ
YA İMAM-I HASAN, YA İMAM-I ŞAH-I ŞEHİD-İ KERBELÂ (HÜSEYİN)
YA İMAM-I ZEYNEL ABİDİN, YA İMAM-I MUHAMMED BAKIR
YA İMAM-I CAFER SADIK, YA İMAM-I MUSA KÂZIM
YA İMAM-I RIZA, YA İMAM-I TÂKÎ, YA İMAM-I NÂKÎ
YA İMAM-I ASKERÎ, YA SAHİBÜ’Z-ZAMAN MEDED-İ MEHDÎ
YA GEYLÂNÎ KADDES ALLAHU SIRREHÜ’L AZİZ
YA HAYRÜ’N-NAS, YA ŞEYH-İ EN’AM
YA HAK, YA DESTUR

 

 

Allahım, Efendimiz Muhammed aleyhisselâm’a ezelle ebed arasını dolduracak ölçüde selâmın olsun. Öyle ki, selâmın sayı kapsamına girmesin ve belirli bir zamana sığmasın.

Onun dost ve yârânından ve kendisine dosdoğru uyanlardan; gerek şeriatta, gerek tarikatta onu takip edenlerden razı ol. Hakikat yolunda ona uyan Ashab-ı Kirâm ve alimlerden, tarikat ehli ve irfan erbabından hoşnut ol. Bizi de ey Mevlâmız, onlardan, o bahtiyarlardan eyle. Amin.

 

Ey Rabbimiz, bizden kabul buyur. Şüphesiz ki Sen, her şeyi lâyıkıyla duyar ve bilirsin. Tevbemizi de kabul buyur. Muhakkak ki Sen, tevbeleri çokça kabul eden Rahîmsin.

Ey Rabbimiz, bizlere yararlı bir Marifet bahşeyle. Şüphesiz ki Senin herşeye gücün yeter.

Ey Alemlerin Rabbi, ey Rahman, ey Rahîm! Senden Peygamberimiz aleyhissalâtu vessellem Efendimizin yüzünü bize göstermeni, rüyada bu devlete bizi eriştirmeni istiyoruz. Ve onun üzerine salât ve selâmını tâ kıyamete kadar indirmeni ve bizimle beraber bulunmanı arzu ediyoruz.

Allahım, salât ve selâmın; kemâl güzeli, celâl tacı, cemâl cazibesi, kavuşma güneşi, ilahi yurdun izzet ve şerefi, vücud letâfeti, her mevcudun hayatı, ilahi saltanatın en yücesi, ilahi kudretin yüce sanatının açık misali, seçilmiş kişilerden seçilip beğenilenin açık nişanesi, ilahi yakınlığa mazhar olan has kişilerin hülâsası, Allah’ın büyük sırrı, O’nun en iyi, en güzel, hakiki ve mükerrem dostu Efendimiz, Mevlâmız Muhammed aleyhisselâm’a olsun.

Allahım, biz Muhammed aleyhisselâm ile Sana tevessül ediyoruz. Onun vasıtasıyla Senden şefaat etme ihsanını bekliyoruz. O büyük şefaat sahibidir ve en saygıdeğer vesilenin ta kendisidir. Aydınlık bir vasıtadır. Yüce makam sahibidir. Yüksek bir aracıdır. Kabe kevseyn ev edna sırrına mazhardır. Bizi onun vasıtasıyla zat, sıfat ve fiillerinin, isim ve eserlerinin hakikatına eriştir. Ta ki, Senden başkasını görmeyelim, işitmeyelim, hissetmeyelim ve vücudda Senden başkasını bulmayalım.

İlahım ve Seyyidim! Fazl u rahmetinle bizi Muhammed aleyhisselâm’ın hüviyetine kavuştur, bizim hüviyetimizi onunkiyle aynı kıl. Başlangıcında da, sonunda da bizi ona ulaştır; dostluğunun sevgisine, muhabbetinin safasına, basiretinin nur kapılarına, iç aleminin sırlarının toplayıcı özelliğine, merhametinin acıyıp koruyuculuğuna ve nimetlerine eriştir.

Allahım, Muhammed aleyhisselâm’ın makam ve mertebesi hürmetine Senden mağfiret, hoşnutluk ve tastamam bir kabul olunma istiyoruz. Bizi bu hususta bir an olsun kendi nefsimizle başbaşa bırakma. Ey kullarının isteğine en güzel cevap veren! Gerçekten Senin rahmetinin eseri olarak Muhammed aleyhisselâm güvenilir aracı olarak varlık alemine girmiştir.

Allahım, salât ve selâmın; en mükemmel bilgileri kendinde toplayan Kutb-u Rabbanî, en üstün iman kaftanının belirgin nişanesi, cömertlik ve iyiliğin kaynağı, semavî himmetler sahibi, ledünni ilimlere mazhar olan Muhammed aleyhisselâm’a olsun.

Allahım, salât ve selâmın; varlık alemini yüzü suyu hürmetine yarattığın ve onun sebebiyle eşyaya ruhsat verdiğin, iyilik ve cömertlik sahibi Muhammed Mahmud’a ve onun hanedan ve yârânına olsun.

Allahım, salât ve selâmın; Efendimiz, peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm üzerine olsun ki, o Senin nurlarının denizi, sırlarının madeni, kullarının ruhlarının ruhu, paha biçilmez inci, benzersiz güzel koku, mevcudatın aşk ve mayası, rahmetlerin H’sı, derecelerin C’si, Saadetlerin S’si, inayetlerin N’si, bütün bir varlığın kemali, ezeli şeylerin başlangıcı, ebedi olan nesnelerin son mührüdür. Ve o, Seninle meşgul olup dünyayı terkeden, müşahede semerelerinden tadan, kudsiyet esmasından içirilen, geçmiş ve geleceği bilendir.

Allahım, salât ve selâmını; ruhlar arasında bulunan Efendimiz Muhammed’in ruhuna, bedenler arasında bulunan Muhammed’in bedenine; kabirler arasında bulunan Muhammed’in kabri üzerine indir. Salât ve selâmın; işitenler arasında bulunan Muhammed’in işitmesi üzerine, hareketler içerisinde bulunan Muhammed’in hareketi üzerine, sükûnlar arasında bulunan Muhammed’in sükûnu üzerine, oturanlar arasında bulunan Muhammed’in ayakta durması ve ebedi olan açık lisanı üzerine, ebedi yüzük taşı üzerine olsun.

Allahım, salâtın ve selâmın -bildiğin şeyler sayısınca ve bildiğin nisbet ölçüsünce- ona olsun, âl ve ashabına olsun. Allahım, salât ve selâmın, Efendimiz Muhammed’e olsun ki; ona nice ihsanlar ve nimetler verdin, onu mükerrem kıldın, onu üstün tuttun, ona yardım ettin, onun elinden tuttun, onu Kendine yaklaştırdın, onu dünyaya indirdin, onu suladın, onu temkinli kıldın, nefs ilminle onu doldurdun, süsleyici ve kaplayıcı sevginle onu yeryüzüne yaydın, sözünle onu süsledin. O, feleklerin övünmesi, ahlâkın en tatlısı, Senin apaçık nurundur. Kadim kulun, en sağlam urganın, sağlam kalen, hikmetli celâlin, keremli cemâlindir o. Efendimizdir, mevlâmızdır. Muhammed aleyhisselâm’dır. Salât ve selâmın ona, âl ve ashabına, hidayet lemhâları olan arkadaş ve yakınlarına, vücud kandilleri ve tertemiz kimselerin yükselme kemali olan yakın dostlarına olsun.

Allahım, salât ve selâmın ona olsun ki, bu salâtla düğümler çözülür, üzüntü ve kederler onunla zail olur, yorgunluk ve sıkıntılar merhameten onunla giderilir ve ihtiyaçlar ikram yollu onunla yerine getirilir.

Ya Rab, ya Allah, ey diri olan! Ey Kendi Zatıyla kaim olup varlığı Kendinden olan, hiçbir şeye muhtaç bulunmayan! Senin lütuf ve faziletlerini istiyoruz.

Ey kerem sahibi! Ey kıyamet günü müminlere has rahmetiyle tecelli eden!

Allahım, salât ve selâmın; kulun, peygamberin, Efendimiz, Nebiyyi Ümmî, Resulü Arabî Muhammed aleyhisselâm üzerine ve onun âl ve ashabına olsun; çoluk çocuk ve zürriyetine, Ehl-i Beyt ve onların yârânına olsun. Öyle bir salât ki, Senin hoşnutluğuna yol açsın. İçinde güzel bir mükâfat olsun ve edaya lâyık görülsün.

Muhammed aleyhisselâm’a vesile ve fazilet makamlarını ver, şeref ve yüce dereceler bahşeyle. Onu, vaadettiğin Makam-ı Mahmud’a eriştir.

Ey merhamet edenlerin en çok merhamet edeni olan Allahım! Aziz kitabınla, Efendimiz Muhammed aleyhisselâm’ın kerem dolu nübüvvetiyle, onun özge değer ve şerefiyle, babası İbrahim ve İsmail ile, yakın arkadaşları Ebubekir, Ömer ve Osman ile, hanedanından Fatıma, Ali ve bunların oğulları Hasan ve Hüseyin ile, amcası Hamza ve Abbas ile, zevcesi Hatice ve Ayşe ile Sana tevessül edip yöneliyoruz. Ve Senden onların hürmetine ihtiyaçlarımızı istiyoruz.

Allahım, bizi onların sırlarının hakikatına eriştir, marifet basamaklarında yükselerek hakikatları anlama imkânını bize lütfeyle. Senden, kendilerine en güzel mükâfatlar gelen Muhammed aleyhisselam’ın hanedanı hürmetine, büyük saadet ve kurtuluş kapısını açan, Senin en yakın sevgine mazhar olan bu mübarek insanların hatırı için, bizi tahkik ehlinden eyle.

Bizi, o peygamberin Makam-ı Mahmud’unda yükselen izzet ve şerefinle gark eyle. Onun sancağı altında bizi topla.

“Allah’ın peygamberi rüsva etmediği günde” peygamberin irfan havuzundan bize içir. Öyle bir günde ki, Resulüne müjdeyle şöyle buyurursun: “Konuş dinleniyorsun; iste verilecek; şefaat et, şefaatın kabul olunacaktır.” Zira, Senin bu husustaki müjden, şöyle zuhur etmiştir: “Muhakkak Rabbin sana verecek de, hoşnut olacaksın.”

Sen çok yücesin, her kusurdan pak ve münezzehsin Rabbimiz; Sen, celâl ve ikram sahibisin.

Allahım, salât ve selâmın Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm’a, ataları İbrahim ve İsmail’e ve bunların hepsinin arkadaş ve yârânına olsun. Öyle bir salât ki, ezeli lisan onu Melekut bağında tercüme etmiş olsun; yüce makamlarda ve yüksek derecelerde en güzel şekilde çeviriye uğrasın. Ebed lisanı onunla Nâsut Alemi’nin eteklerinde seslensin, günahların bağışlanması için avazını yükseltsin, keder ve sıkıntıları gidermek için avaz avaz terennümde bulunsun, çok önemli ve çözümü zor hususların defedilme çaresi olsun. Öylesine bir salât ve o salâtın sebep olacağı feyzler ki, Senin ulûhiyyetine lâyık olsun, azametli şan ve şerefine uygun düşsün. Ve kendilerini hürmetle andığımız Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm’ın, atalarının, hanedan ve yârânının ehliyet ve liyakatına uygun gelecek ve onların soylu makam ve mertebelerine münasip düşecek ve Senin buyruğunda geçen, “dilediğini rahmetine has kılar” özelliğine denk düşecek bir salât ve selâm olsun.

Allah büyük, çok büyük bir fazl u kerem sahibidir.

Allahım, celâlinin izzeti ve izzetinin celâliyle, saltanatının kudreti ve kudretinin saltanatıyla, peygamberin Muhammed aleyhisselâm’ın sevgi ve muhabbetiyle; merhametsizlikten, kötü, şehevî söz ve davranışlardan Sana sığınıyoruz. Ey muhtaçlara arka olan, ey güven isteyenlere emniyet sağlayan! Bizi nefsanî hatıralardan kurtar, şeytanî şehvetlerden koru, beşerî pisliklerden temizle, muhabbet-i sıddıkiyye ile bizleri sadeleştirip arındır. Gaflet sadasından, bilgisizlik evhamından uzak bulundur. Ta ki -Senin toplayıcı, bir araya getirici vahdetinin huzurunda kesretin fena bulması gibi- şeklimiz benliğimizin yok olmasıyla kaybolup gitsin; insanî hırs ve arzularımız eriyip bitsin... Bizi ilahi Ahadiyyet’in ziynetiyle süsle. Samedanî hakikatların tecellisine mazhar kıl. Bütün bunları Vahdaniyyet’in müşahedesinde gerçekleştir. Öyle bir makamda ki, orada mekân yok, “nereye” ve “ne yere” gibi, “nasıl” ve “nice” gibi tabirler yok. Her şey, evet her şey o makamda Allah ile baki kalır; Allah’tan gelir ve Allah’a döner, Allah ile beraber olur.

Bizler Allah’ın minnet denizinde Allah’ın nimetiyle gark olmak istiyoruz. Allah’ın kılıcıyla yardım görmek istiyoruz. Allah’ın inayetinden haz duyuyoruz. Allah’ın korumasıyla korunmuş oluyoruz. Bizi Allah’tan uzaklaştırıp meşgul eden her şeyden muhafaza olunmamızı talep ediyoruz. Allah’tan başka gönlümüze gelen her hatıradan sıyrılmak istiyoruz.

Ya Rab! Ya Allah! Ya Allah! Ya Allah! Rabbim Allah’tır. Benim başarım, ancak Allah iledir. Ben ancak O’na dayanırım ve ancak O’na yönelip inayetini beklerim.

Allahım, bizi Kendinle meşgul eyle. Bize öyle bir bağışta bulun ki, onda Senden başkasının dahli bulunmasın. Ve bu bağışın, ilahi ilimlerinle, Rabbanî sıfatlarınla ve Muhammedî ahlâk ile genişlemiş ve gelişmiş bir vaziyette olsun. Bizi güzel bir zan ile kuvvetlendir. Hakke’l-Yakîn derecesinde bize bir itikat bahşeyle. Temkinî hakikata eriştir. Hal ve durumumuzu tevfikin ile doğrult, saadet ve hüsn-ü yakîn ile ahvalimizi düzelt.

İstikamet üzerinde iman ve itikat temellerimizi sağlamlaştır, üstün muhkemlik kaidelerinde bizi yükseltip güçlendir. Öyle bir istikamet yolu ki o; peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin yoludur. Nimetlerine eriştirdiğin bahtiyarların istikametidir.

Maksat ve niyetimizi asil bir şan ve şeref katında, kerem doruğunun en yücesinde sağlamlaştır; Resullerden büyük azim sahibi olanların azim ve niyetine yakın eyle. Ey yakaranlara cevap veren, ey imdat isteyenlerin imdadına koşan! Rahmetinin lütuflarıyla, bizi Senden uzaklaştıran sapkınlıktan kurtar. İnayetinin nefhalarıyla bizi sevgi güreşinin yapıldığı yerde biraraya getir. Hidayetinin nurlarıyla, yakınlık avlusunda arzularımızı yerine getir. Üstün yardımınla bizi kuvvetlendir. Kur’an-ı Mecid ile belirtilmiş bir yardımla yardımımızda bulun. Fazl u rahmetinle inayette bulun.

Ey merhamet edenlerin en çok merhamet edeni, ey Rabbimiz; bizden kabul buyur. Şüphesiz ki Sen, evet Sen, her şeyi hakkıyla işiten ve gereği gibi bilensin. Tevbemizi kabul et. Muhakkak ki Sen, evet Sen, tevbeleri çokça kabul eden Rahîmsin.

Allahım, salât ve selâmın, Efendimiz Nebiyyi Ümmî Muhammed aleyhisselâm’a, onun zevcelerine, soyuna, Ehl-i Beyt’ine olsun. İbrahim’e ve hanedanına salâvatını indirdiğin gibi, onlara da indir. Şüphesiz ki Sen övülmeye lâyıksın, şan ve şeref sahibisin.

Ey destek direği olmayanların direği, senedi olmayanların senedi; ey azığı olmayanların azığı; ey her kırık yerin yegâne onarıcısı; ey her garibin sahibi; ey her yalnızın gönüldaşı! Senden başka ilah yoktur. Hem dünyada, hem ahirette Seni tenzih ve tesbih ederiz. Şüphesiz ki, ben zalimlerdenim. Benim dost ve yarim Sensin. Müslüman olduğum halde canımı al. Beni salih kulların zümresine ulaştır. Soy ve sopumu benim için ıslah eyle. Hakikat ben Sana tevbe ediyorum ve ben müslümanlardanım.

Allahım; meleklerin, peygamberlerin, resullerin ve bütün halkın salâvatları Efendimiz, Mevlâmız Muhammed’e ve onun âl ve ashabına olsun. Allah’ın selâmı, rahmeti de bunlara olsun. Allahım, bizi onunla, âl ve ashabıyla birlikte şefaatına, kefilliğine ve koruyuculuğuna mazhar olarak selâm yurduna eriştir. Orası, Senin yurdundur. Orası hak meclisidir. Ve kudret sahibi, mülkü çok yüce olan Allah’ın yanındadır. Onlar da oradadır. Ey celâl ve ikram sahibi Allahım, bu makamın müşahedesiyle bize lütuf bağışında bulun.

Ey keremi bol olan! Ey kıyamet günü müminlere has rahmetiyle tecelli edecek olan! Cemâl-i azîmini yaklaştırarak bize ikramda bulun. Cemâlin kerametiyle tekrim, tebcil, tâzim havası içinde bizi koru.

Hamdolsun Kâinatın Rabbi Allah’a. Amin.

 

 

 

GAVSİYYE

 

 

Belirsiz ve muğlak şeyleri keşfeden Allah’a hamdolsun. Yaratılmışların hayırlısı Hazreti Muhammed’e (A.S.) salât ü selâm olsun!

Allah’dan başkasına gönül bağlamayıp ürken, Allah ile gönül alışkanlığı içinde ünsiyet kuran GAVS-I Â’ZAM diyor ki:

“Cenâb-ı Hak (c.c) Bana (ilham yoluyla) şöyle buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam!

— Buyur Allahım buyur, emrine âmâdeyim!

— İnsanlık âlemiyle melekût âlemi arasındaki her hal ve sınır, ŞERİAT’ın kendisidir. Melekût âlemiyle, Allah’a varmanın üçüncü basamağı olan CEBERÛT âlemi arasındaki her hal ve sınır, TARİKAT’ın kendisidir. CEBERÛT âlemiyle LÂHUT (ilâhi âlem) arasındaki her hal ve sınır ise, HAKİKAT’ın kendisidir.”

Ve sonra Allah (c.c.) şöyle buyurdu:

— “Ey Gavs-ı Â’zam! Ben, insanda zâhir (belirgin) olduğum kadar hiç bir şeyde zâhir olmadım.”

Bu beyandan sonra bu kez Ben, Rabbime sordum:

— Sizin için, size mahsus bir yer var mıdır?

— Ey Gavs-ı Â’zam! Yerleri (mekânları) yaratıp oluşturan Benim. Bu bakımdan Benim için hiç bir mekân olamaz, buyurdu.

— Ya Rab! Sizin yemeniz ve içmeniz olur mu?

— Ey Gavs-ı Â’zam! Fakirin yemesi ve içmesi Benim yemem ve içmemdir.

Ve sonra şöyle sordum:

— Ya Rab! Melekleri neden ve hangi şeyden yarattın?

— Ey Gavs-ı Â’zam! Melekleri insanın nûrundan yarattım; insanları da kendi nûrumdan vücuda getirdim.

Buyurdu ve şöyle devam etti:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Ben ne güzel istekliyim, insan da ne güzel istenilendir! Binici olarak ne güzeldir İNSAN ve ne güzeldir O’na binit olan varlıklar!

Rabbim sonra devamla buyurdu ki:

— Ey Gavs-ı Â’zam! İNSAN Benim sırrımdır; Ben de O’nun sırrıyım. Eğer insan Benim katımdaki mevkiini bilmiş olsaydı, her nefes alıp verişinde “BUGÜN MÜLK KİME AİTTİR?” Âyetini okurdu.

Ve sonra Rabbim buyurdu ki:

— Ey Gavs-ı Â’zam! İnsan ne yerse, ne içerse, ne kadar ayağa kalkarsa ve ne kadar oturursa; ne kadar konuşur ve ne kadar susarsa; ne kadar bir iş işler, ne kadar bir şeye yönelir ve ne kadar bir şeyden uzaklaşıp ayrılırsa, mutlaka Ben O’nda bulunuyor ve O’nu harekete geçiriyorum. Çünkü Kudretim her varlığı kapsayıp içine almıştır!

Rabbim sonra buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! İnsanın cismi, nefsi, kalbi, ruhu, kulağı, gözü, ayağı, dili var ya; işte onların hepsinde Ben varım. Hepsi de Benim tecellimle zâhir olur; Ben onların başkası değilim.

Ey Gavs-ı Â’zam! Fakirlik ateşiyle yananı, yoksulluk kırgınlığıyla kırgın bulunanı gördüğün zaman ona derhal yaklaş; çünkü Benimle onlar arasında hiç bir perde yoktur.

Rabbim yine buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Bir şey yediğin, bir şey içitiğin, bir uykuya yattığın ve her halin uyanık bir kalb ve gören bir göz ile olsun!

Ey Gavs-ı Â’zam! Bâtında (gizlide) Bana olan yolculuktan mahrum bulunan kimse, zâhiri (açık ve seçik) yolculukla imtihan edilir de, bu yolculuğunda Ben’den ancak uzaklaşmayı artırır.

Ve sonra devamla Rabbim buyurdu ki:

— Ey Gavs-ı Â’zam! İttihad (birleşme) öyle bir haldir ki, kelime ile anlatılamaz ve ona bir tabir de verilemez. Bu hal gönülde yer bulup mevcut olmadıkça ittihada inanan kimse küfre düşer. Kim de Hakk’a vuslat peyda ettikten yani Bana gönül yoluyla kavuştuktan sonra gaflet içinde ibadet ederse, o, Allah’a eş-ortak koşmuş olur.

Rabbim yine buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Kim ezelî (öncesi olmayan) saâdetle mutlu olursa, ona müjde!… Çünkü o, ebediyen rezîl ve rüsvây olmayacaktır. Kim de ezelî şekâvetle (mutsuzluk ve bedbahtlıkla) mutsuz olursa, ona da yazıklar olsun! O artık, bir daha makbul bir insan olmayacaktır!

Ve yine Rabbim buyurdu ki:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Fakirlik ve yoksulluğu insana binek yaptım; bu bineğe kim binecek olursa, çölleri ve vadileri aşmadan önce yüce makama ulaşır.

Sonra yine buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Eğer insan ölümden sonra meydana gelen şeyleri bilmiş olsaydı, dünyada yaşamayı hiç de temenni ve arzu etmez ve Benim huzurumda her ân ve dakika “YA RAB! CANIMI AL.” diye yalvarırdı.

Ey Gavs-ı Â’zam! Halkın kıyamet günü Benim katımdaki hüccetleri, sadece “ONLAR SAĞIRDIRLAR, DİLSİZDİRLER, KÖRDÜRLER.” Âyetinin hükmü olacak ve sonra da hasret ve ağlamak…

Kabirdeki durumları da böyledir.

Rabbim devamla buyurdu ki:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Muhabbet (gönülden gelen sevgi) daima iki taraflıdır; sevgi, sevenle sevilen arasındadır. Seven, sevgiyi aşıp fenâ bulunca sevgilisine kavuşur.

Rabbim yine buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Ruhları, kendilerine “BEN SİZİN RABBİNİZ DEĞİL MİYİM?” âyeti hitabımdan sonra verdim. Ruhların kendi kalıplarında kıyamete kadar beklemekte olduklarını görüyorum.

 

GAVS-I Â’ZAM DİYOR Kİ:

— (Mâna âleminde) Rabbimi gördüm; Bana buyurdu ki: “Ey Gavs-ı Â’zam! Kim ilimden sonra Ben’den rü’yeti (Beni görmekliği) isterse, hakikat o, rü’yet ilmiyle mahcûbdur, yani rü’yet ilmi ara yerde perdedir. Kim de rü’yetin ilimden başkası olduğunu zannederse, hakikat o, RÜ’YETULLAH ile aldanmıştır.”

Sonra Rabbim buyurdu ki:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Beni gören kimsenin, artık her hâl ve kârda sormaya ihtiyacı kalmaz. Beni görmeyen kimseye ise, sormak fayda vermez. Böylesi söz yönünden perde arkasında kalmıştır. Yani söz, onunla rü’yetullah arasında perde olmuştur.

Ey Gavs-ı Â’zam! Benim katımda fakir, hiç bir şeyi olmayan kimse demek değildir. Bilakis her hususta emir verme yeteneği olan kimsedir. O, bir şeye “Ol” deyince, o da oluverir.

Sonra yine Rabbim buyurdu ki:

— Cennetlerde Benim zuhurumdan sonra artık ne ülfet, ne de nimetin değeri kalır. Cehennemde de Benim onlara hitabımdan sonra ne yabancılık kalır; ne de ateşte yanmak!

— Ey Gavs-ı Â’zam! Ben her cömert ve âlicenâb kişiden daha cömert ve ihsan sahibiyim ve Ben her merhamet edenden daha merhamet ediciyim.

Rabbim devamla buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Benim katımda uyu, ama halkın uyuduğu gibi değil; ancak o takdirde Beni görebilirsin.

Bunun üzerine Rabbime dedim ki:

— “Ya Rabbi! Senin katında nasıl uyuyayım?”

Rabbim buyurdu ki:

— Bedeni lezzetlerden kesip dondurmakla; nefsi şehvetlerden uzaklaştırmakla; kalbi hatıralardan paklamakla; ruhun zaman mefhumundan ilgisini kesmekle ve zâtını, Zât-ı İlâhiyemde fenâ (yok) etmekle uyuyabilirsin.

Rabbim yine buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Kendi arkadaş ve yâranlarına de ki: Sizden kim Beni arzuluyorsa fakirliği seçip beğensin; sonra da fakirliğin fakirliğini… İşte bu fakirlik tamamlanınca artık onun ötesinde ancak Ben varım.

— Ey Gavs-ı Â’zam! Yarattıklarıma karşı merhametli ve şefkatli olusan, o zaman müjde sana!… Yine müjde sana, eğer yarattıklarıma karşı bağışlayıcı olursan!

Sonra Rabbim buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Arkadaş ve dostlarına de ki: Fakirlerin davetini ganimet bilsinler. Çünkü fakirler Benim yanımda, Ben de onların yanındayım.

— Ey Gavs-ı Â’zam! Ben her şeyin varılacak tek sığınağıyım ve Ben herşeyin nazargâhıyım; dönüş Bana olacaktır.

Ey Gavs-ı Â’zam! Sen cennete de, ondaki mevcut nimetlere de bakma! O zaman Benim tecellimi vasıtasız olarak görebilirsin. Bunun gibi cehenneme ve ondaki şeylere de bakma; o zaman Benim tecellimi vasıtasız olarak yine görebilirsin.

Sonra Rabbim devamla buyurdu ki:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Cennet ehli, cennet ile; cehennem ehli de cehennem ile meşguldür. Ey Gavs-ı Â’zam! Cennet ehlinden bir kısmı oradaki mevcut nimetlerden Bana sığınırlar. Nitekim cehennem ehli de cehennemin şiddetinden Bana sığınırlar.

Ve Rabbim buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Benim, Nebî ve Resullerden başka öyle kullarım var ki, onların ahvaline dünya ve ahiret ehlinden hiç bir kimse muttali olamaz; hatta ne cennet, ne de cehennem ehlinden bir kimse, ne cennet bekçisi Rıdvan, ne de cehennem bekçisi Mâlik onların ahvalini bilebilirler. Ben onları ne cennet, ne de cehennem ehli kıldım. Ne sevap ehli, ne de azab ehli eyledim; ne hûri için, ne de gılman için onlara bu imkanı verdim. Tanımasalar bile onlara gönülden inanan kimselere müjdeler olsun!

Rabbim devamla buyurdu ki:

— Ey Gavs-ı Â’zam! İşte sen onlardan birisin. Onların şu dünyada alametleri şudur: Bedenleri az yemek ve az içmekten eriyip gitmiştir. Nefisleri şehvetlerden geri kalmış, yanmıştır. Gönülleri hatıralardan paklanıp ütülenmiştir. Ruhları zaman mefhumundan arınıp manevi düzeye kavuşmuştur. Onlar, evet Onlar Bekâ Yârânı’dır, ebedileşen Allah dostlarıdır.

Likâ nuru (Allah’a kavuşma nuru) ile kavrulmuşlardır

Ey Gavs-ı Â’zam! Çok sıcak bir günde susamış bir kimse sana gelir ve sen de soğuk suya sahib olur, aynı zamanda suya ihtiyacın da olmazsa, eğer o susamışı sudan men’edecek olursan, şüphesiz ki o zaman sen cimrilerin en cimrisisin. Ve artık Ben, kendimi merhamet edenlerin en çok merhamet edeni olarak tescil etmemle beraber, öylesine susamışları kendi merhametimden nasıl men’ederim?…

Rabbim yine buyurdu ki:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Günah işleyenlerden hiç biri Ben’den uzaklaşmadı ve ibadet ehlinden de hiç bir kimse Bana yaklaşmadı. (Çünkü yakınlık ve uzaklık nisbîdir. Allah’ın ilmi, kudreti ve rahmeti her şeyi içine alıp kuşatmıştır.)

Ey Gavs-ı Â’zam! Eğer bir kimse Bana yaklaşacak olsaydı, herhalde o, günahkarlardan biri olurdu. Çünkü onlar âciz, yeteneksiz ve pişmanlık duyan kimselerdir.

Ey Gavs-ı Â’zam! Aczini, yeteneksizliğini bilmek, nurların ve feyizlerin kaynağıdır. Kendini beğenmişlik ise, karanlıkların menbaıdır.

Ve Rabbim buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Günahkarlar, günahları sebebiyle mahcûbdurlar. (Günah, onlarla ilâhi tecelli arasında bir perde olur.)

İbadet ehli ise, ibadetleriyle mahcûbdurlar. Bunların ötesinde Benim bir milletim daha var ki, onların ne günah üzüntüleri, ne de taat ü ibadet kederleri olur.

Sonra Rabbim buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Günahkarları fazilet ve iyiliğimle; kendini beğenenleri de adalet ve azabımla müjdele!

— Ey Gavs-ı Â’zam! İbadet ve taat ehli, Benim Naim sıfatımı zikretmekte; günah ehli de Benim Rahîm sıfatımı anmaktadır.

Ey Gavs-ı Â’zam! Ben, günahtan geçtiği zaman günahkar kimseye yakınım; taat ve ibadetini bıraktığı zaman itaatkar kimseye ise uzağım.

Ve Rabbim buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Halk tabakasını yarattım, Benim güzelliğimin nuruna güç getiremediler. Bu nedenle kendimle onlar arasına zulmet perdesi gerdim.

Havâssı (seçkin kişileri) yarattım, onlar da Bana komşu olmaya güç yetiremediler. Bu nedenle ilahi nurlarımı kendimle onlar arasına perde yaptım.

— Ey Gavs-ı Â’zam! Arkadaş ve yâranına de ki: Onlardan kim Bana kavuşmak istiyorsa, Benden başka herşeyden sıyrılıp çıksın!

— Ey Gavs-ı Â’zam! Dünyanın iniş ve yokuşlarından, geçiş ve derbentlerinden çık ki, âhirete ulaşasın! Âhiretin de geçit ve derbentlerinden çık ki Bana kavuşasın!

Sonra yine Rabbim buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Cisimlerden ve nefslerden çıkıp uzaklaş, sonra da kalblerden ve ruhlardan sıyrılıp çık ve sonra hüküm ve kaydından da çık ki, Bana kavuşasın!

Ve Ben, Rabbime sordum:

— Ey Rabbim! Hangi namaz sana daha çok yakındır?

Rabbim buyurdu:

— Şu namaz ki, içinde Benden başkası bulunmaz ve namaz kılan da, kıldığı o namazdan gâib bulunur.

Yine sordum:

— Hangi oruç Senin yanında daha üstündür?

— Şu oruç ki, onda Benden başkası yoktur ve o oruçlu da ondan gâib bulunur…

— Hangi ağlayış Senin katında daha makbuldür?

— Gülenlerin ağlaması.

— Hangi gülmek Senin katında daha üstündür?

— Ağlayanların gülmesi.

— Hangi tövbe Senin yanında daha faziletlidir?

— Günahdan korunmuşların tövbesi.

— Hangi korunma Senin katında daha iyidir?

— Tövbe edenlerin korunması.

Ve sonra Rabbim buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! İlim sahibine Benim yanımda hiçbir yol yoktur; ancak imandan uzak bir ilmin yalnız başına sahibini Allah’a kavuşturamayacağını kabul ettikten sonra yol bulabilir. Çünkü imandan uzak bir şekilde o ilmi alıp o vaziyette kalırsa şeytanlaşır.

Yüce Rabbimi mâna âleminde gördüm ve kendisine sordum:

— Ey Rabbim! dedim, aşkın mânası nedir?

— Aşk, aşıkla maşuk arasında bir hicaptır.

Rabbim devamla buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Tövbe etmek istediğin zaman, günah üzüntüsünü iç âleminden; korku ve tehlikeleri gönülden çıkarman gerekir. Bu takdirde Bana ulaşırsın! Aksi halde alay edenlerden, işi alaya alanlardan olursun.

Ey Gavs-ı Â’zam! Benim harîm-i ismetime girmek istediğin zaman, artık ne mülk ve melekûte ve ne de ceberûta iltifat etme. Çünkü mülk âlimin şeytanıdır; melekût ârifin şeytanıdır; ceberût vâkıfın şeytanıdır. Bunlardan birine razı olan kimse, Benim katımda koğulmuşlardan sayılır.

Ey Gavs-ı Â’zam! Mücâhede, müşâhededen bir denizdir. Bu denizin balıkları orada bekleyenlerdir. O halde müşâhede denizine girmek isteyen kimsenin, mücâhedeyi seçip beğenmesi gerekir. Çünkü mücâhede, müşâhedenin ayıdır.

Sonra Rabbim bana buyurdu ki:

— Ey Gavs-ı Â’zam! İstekliler için mücâhede lazımdır; Bana olan lüzumları gibi.

— Ey Gavs-ı Â’zam! Kullarımdan Bana en sevgili olan, anası - babası ve evlâdı bulunduğu halde kalbi Benimle meşgul bulunan kimsedir. O kadar ki, babası ölecek olursa onun için hiç bir üzüntü taşımaz. Evladı ölecek olursa, evlad üzüntüsü diye bir hali görülmez. İşte kulum bu mertebeye yükselince, artık o Benim yanımda babasız ve evladsızdır.

Ve Rabbim buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Benim sevgim sebebiyle baba yokluğunun tadını hissetmeyen kimse, Vahdâniyet ve Ferdâniyet lezzetini bulamaz.

— Ey Gavs-ı Â’zam! Bir yerde Bana bakmak istediğin zaman, içinde Benden başkası bulunmayan bir gönül seç!

Dedim ki:

— Ya Rab! İlmin ilmi nedir?

— İlmin ilmi, ilimden yana bilgisizliktir, diye buyurdu ve sonra devam etti:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Gönlü mücâhedeye meyleden kula müjde olsun!… Gönlü şehvetlere meyleden kula da yazıklar olsun!

Gavs-ı Â’zam diyor ki:

— Rabbimden Mi’rac hakkında sordum. Rabbim buyurdu ki:

— Mi’rac, Benden başka her şeyden sıyrılıp yükselmektir. Böyle bir mi’racın kemâli yükselme ve huzurda sağa - sola iltifat etmemektedir.

Ve sonra Rabbim şöyle devam etti:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Benim katımda Mİ’RAC’ı olmayan kimsenin namazı namaz sayılmaz. Namazdan mahrum olan kimse, Benim yanımda mi’racdan da mahrumdur.

Ve burada Azîz ve Celîl olan Allah’ın sebepleri kolaylaştırmasıyla GAVSİYYE, ki buna Mİ’RACİYYE de denir, tamamlandı.

 

 

İLÂHİ ARMAĞAN

 

Giriş

Ey oğul! İki adım vardır ki, eğer bu iki adımı atabilirsen Hakk’a ulaştın demektir. Eğer kalbin ve ruhunla, dünyayla ahiretten birer adım, nefsinle diğer insanlardan da birer adım uzaklaşabilirsen, Hakk’a ulaşmış olursun. Sen, kalbin ve ruhun ile bu zahirleri terket. İşte o zaman önce başlangıçta, sonra da sonda Hakk’a vâsıl olursun. Sen önce başla. İlk adımı at. Onu tamamlamak, Aziz ve Celil olan Allah’a düşer. Başlamak senden, bitirmek de Aziz ve Celil olan Allah’tan.

Öyle yatağında, yorganının altında ve kapalı kapılar ardında miskin miskin durma. İş ara. Çalışmak istediğini söyle.

Eğer bina sağlam bir temel üzerine oturtulursa, yıkılmaz. Yerinde karar kılar. Sağlam bir temel üzerine oturtulmadığı taktirde ise, kısa zamanda çöker, yıkılır. Tıpkı bunun gibi, eğer sen de kendi halini dinin zahir hükümleri üzerine oturtursan, hiç kimse ona noksanlık veremez, herhangi bir yerinde gedik açamaz. Fakat eğer dinî hayatını onun zahir hükümleri üzerine oturtmazsan, durumun sağlam olmaz. Dinî hayatının bir tarafında bir gedik açılabilir. Temel çürük olduğu için, bir mertebeye de ulaşamazsın.

Allah yolunda halka hitab etme yetkisi insanlardan, onların da salihlerinden, pek ender kişilere nasib olur. Salihlerin adeti susmak, sükut etmek, mümkün mertebe konuşmamak, daha çok dinlemek ve tefekkür etmektir. Gerçi konuşmakla görevlendirilenleri de vardır. Böyleleri, istemeyerek ve her türlü meşakkatlere katlanarak konuşurlar. Bu konuşmalardan sonra, hakikatler aşikar hale gelir. İmam-ı Ali Efendimiz, bu konularla ilgili bazı sözlerinde şöyle der:

- Eğer perde kaldırılmış olsa, imanımdaki kesinlik ve sarsılmazlıkta hiçbir artış olmaz. (İmanım o derece sağlam, kavi ve sarsılmaz bir noktaya gelmiş ki, hakikatlerin önündeki perdenin kalkmasının bile imanıma vereceği bir sağlamlık yok.)

- Görmediğim Rabbe ibadet etmem. (İbadet sırasında Rabbimi görüyorum.)

- Kalbim bana Rabbimi gösterdi.

İlim, kâmil âlimlerin ağzından öğrenilir. Âlimlerin meclislerinde hüsn-ü edeple oturunuz. Onlara itiraz etmeyiniz. Onların meclislerine, ilim ve irfanlarından yararlanmak maksadıyla gidiniz. Başka maksatlarla gitmeyiniz. Ta ki, ilimlerine siz de nail olasınız. İlim ve irfanlarının bereketi size de gelsin. Faydaları, size de şamil olsun.

Ariflerin yanında, sükut ederek oturunuz. Zahidlerin yanında, onlara rağbet edip ilgi göstererek oturunuz.

Arif, içinde bulunduğu her anda, Allah’a, bir önceki andan daha yakındır. Arifin, İzzet ve Celâl sahibi Rabbine karşı beslediği huşu, tevazu ve alçakgönüllülük, her gelen an yenilenir. O, gaipten değil, hâzırdan korkar. Yani onun nazarında Rabbi, her an hâzır ve nâzırdır, gaib değildir. Huşusunun artması, Rabbine olan yakınlığının artması nisbetindedir. Rabbinin huzurunda dilsizliğinin artması, O’nu müşahedesinin artması kadardır.

Kim ki Aziz ve Celil olan Allah’ı tanırsa nefsinin, hevasının, tabiatının, âdetinin ve bedeninin dilleri tutulur, dilsiz olur. Buna karşılık kalbinin, özünün, halinin, makamının dilleri açılır. Onlar tutulmaz, dilsiz olmaz. Nail olduğu nimetleri açığa vurarak konuşurlar. İşte bunun içindir ki arifler, daha çok sükut ederek otururlar. Ta ki, kendilerinden faydalanılabilsin. Kalplerinden fışkıran irfan şarabından içilebilsin.

Kim ki İzzet ve Celâl sahibi Allah’ı bilenlerle haşır neşir olmayı arttırırsa, o, nefsini bilir. Rabbine karşı da daha çok mütevazi olur. İşte bunun içindir ki, şöyle denir:

-Nefsini bilen, Rabbini bilir.

Nefs, kul ile Rabbi arasında bir perdedir. Nefsini tanıyan, Allah’a da, yaratıklara da mütevazi davranır. Nefsini tanıyan, ondan sakınır. Onu tanıdığı için Allah’a şükreder. Bilir ki, Allah ona nefsini, sırf kendisinin dünya ve ahiret iyiliğini istediği için tanıtmıştır.

Arifin zahiri Allah’a şükür ile, bâtını da O’na hamd ile meşguldür. Zahiri yükselmekte, bâtını toparlanmaktadır. Neşesi içindedir, kederi dışındadır. Bu, sırf halini gizlemek için böyledir. Arif, müminin aksine bir hal içindedir. Zira müminin kederi kalbinde, yani içindedir, sevinci ise yüzünde, yani dışındadır.

Nefsini bilen, bütün hallerinde müminin aksi bir halde bulunur. Mümin, hal sahibidir. Hal, değişikliklere uğrar. Arif ise makam sahibidir. Makam değişikliklere uğramaz, sabittir.

Allah dostlarının mecnunluğu, tabii adetleri, nefsani ve hevaî fiilleri terketmek ve şehvani, nefsani zevklere karşı koyar olmak demektir. Yoksa, aklını kaybetmiş deliler anlamında mecnunlar değillerdir.

Allah’ın rahmeti üzerine olsun, Hasan Basri Hazretleri şöyle der: “Eğer siz Allah dostlarını görmüş olsaydınız, onların deli olduklarına hükmederdiniz. Onlar da sizi görmüş olsalardı, bir an bile Allah’a inanmamış olduğunuza hükmederlerdi.”

Bence, iyiliği emredip kötülükten sakındırma görevini yapan kişi, inzivaya çekilmiş bin abidden daha hayırlıdır. Zira abid, nefsi kendisini helâke sürüklemesin diye inzivaya çekilmiş, böylece onunla mücahedeyi, bir bakıma terketmiş demektir. Eğer nefsi kalbe ve öze tâbi olduğu bir halde inzivaya çekilmişse, bu makbuldür. Zira bu durumda nefs, onlara tâbi olur. Onların görüşünden çıkmaz. Onlarla birlik olur, aralarında fark kalmaz. Kalp ile özün emrettiğini, nefs de emreder. Onların yasakladığını o da yasaklar, onların seçtiğini o da seçer. Bu taktirde nefs, nefs-i mutmainne haline gelir. Kalp, öz ve nefs, hepsi de bir gayede ve bir hedefte birleşirler. Nefs bir mertebeye erdiği zaman, onunla mücahede gevşetilebilir.

 

Kur’an Yaratık Değildir

Ey ahali! Allah’ın kitabına hürmet ediniz. Onunla edepleniniz, onunla ahlâklanınız. O, Allah ile sizin aranızda yegane vuslattır. Allah ile sizi birbirinize bağlayan yegane bağdır.

Kur’an’ı mahlûk, yani sonradan varedilmiş bir şey saymayınız. O, sonradan yaratılmış herhangi bir varlık değildir. Bilakis, Allah’ın ezelî, ebedî kelâmıdır. İzzet ve Celâl sahibi Allah, Kur’an için, “Bu benim kelâmımdır,” deyip dururken, siz, “Hayır, o senin kelâmın değildir,” demeyin. İmam Şafii ile İmam Ahmed (b. Hanbel) şöyle derlerdi: “Kalem mahlûktur, sonradan varolmuştur. Fakat kalemin mushaflara yazdığı, mahlûk değildir. Kur’an’ı ezberleyen kalp, zihin, mahlûktur, sonradan varolmuştur. Fakat ezberlenen şey, mahlûk değildir.”

 

Gizli Şirk (Putperestlik)

Ey oğul! Sen hiçbir şey üzerinde değilsin. Senin müslümanlığın da sıhhatli değil. İslam, üzerine bina kurulan temelin ta kendisidir. Senin şehadet getirmen de tam olmamış, eksik. Zira dilinle Lâ ilâhe illallah: “Allah’tan başka ilâh yoktur” diyorsun, fakat kalbinle bunu yalanlıyorsun. Kalbinde, içinde birçok ilâhlar var. Senin, devlet büyüklerinden ve mahalli idarecilerden korkman, içinde birer ilâhtır. Kendi çalışmana, kendi kazancına, kendi gücüne kuvvetine, kendi kulağına, kendi gözüne, kendi zorbalığına güvenmen, içinde birer ilâhtır. Zararı, faydayı, bir nimete nail olmayı, bir nimetten yoksun kalmayı insanlardan bilmen, içinde birer ilâhtır. İnsanların çoğu, kalpleriyle, işte bu saydıklarımıza güvenirler, dayanırlar. Fakat kendilerine sorarsan, Allah’a dayanıp güvendiklerini söylerler.

Lâ ilâhe: “Hiçbir ilâh yoktur,” dediğin zaman, bununla toptan bir reddi (nefyi) onaylıyorsun. İllallah: “ancak Allah vardır,” dediğin zaman ise, yine Allah için toptan bir kabulü (ispatı) onaylamış oluyorsun. Bu durumda, her ne zaman kalbin, Hak’tan gayrı bir şeye dayanır, güvenirse; o zaman yukarıdaki külli ispatında yalancı durumuna düşmüş, yani kendi kendini yalanlamış oluyorsun. Kendisine dayanıp güvendiğin o şey de, senin ilâhın oluyor. Gerçek ve fiili durum budur. Zahire itibar yoktur.

Kalbinde birçok ilâh varken, sen nasıl Lâ ilâhe illallah: “Allah’tan başka ilâh yoktur,” diyebilirsin? Allah’tan başka güvenip dayandığın her şey, senin putundur. Kalbinde şirk, yani ortak koşma bulunduğu müddetçe, dilinle Kelime-i Tevhid’i söylemen sana fayda vermez. Kalp pis oldukça, bedenin temiz olması sana yarar sağlamaz.

Tevhid ehli, şeytanını ezer. Şirk ehlini ise şeytanları ezer. İhlas, sözlerin de, amel ve fiillerin de özüdür. Zira gerek sözler, gerekse fiil ve ameller ihlastan, içtenlikten yoksun bulundukları an, özü olmayan birer kabuk, birer posa haline gelirler. Kabuk ve posa ise ancak ateşte yanmaya yarar; ateşte yandıktan sonra iş görecek hale gelir.

Ey ahali! Nefsleriniz uluhiyet (ilâh olma) iddiasında. Fakat sizin bundan haberiniz yok. Zira nefsleriniz, Hakk’a karşı büyükleniyorlar, kibirleniyorlar. Onlar, Allah’ın muradının gayrını istiyorlar. Onlar Allah’ı sevmiyorlar, bilakis, O’nun düşmanı lanetlik şeytanı seviyorlar. Allah’ın ezelde takdir ettiği kaderleri gelmeye ve vuku bulmaya başladığı zaman, olanlara boyun eğmiyorlar, teslim olmuyorlar, sabredip tahammül göstermiyorlar. Bilakis itiraz ediyorlar, kaderle çekişiyorlar. İslam’ın hakikatinden onların haberi bile yok.

Senin kendisine güvenip ümit bağladığın her şey, senin ilâhındır, mabudundur. Kendisinden korktuğun veya kendisine ümit bağladığın her şey, senin ilâhındır, mabudundur. Esas sebep olan Allah’ı tamamen unutarak, zararın da, faydanın da kendisinden geldiğini kabul ettiğin her şey, senin ilâhındır, mabudundur. Fakat kısa bir süre sonra görürsün sen. Allah, kendisini bırakıp da güvendiğin ve bağlandığın ne varsa hepsini alır.

Şu hususu iyi bil ki, bütün eşya, sadece Allah’ın hareket ettirmesiyle hareket eder, durdurmasıyla durur. O’nun iradesi ve kuvveti olmadan, ne duran bir şey harekete geçebilir, ne de hareket etmekte olan bir şey durabilir. Kişi bu hususu böylece bilip kabul eltiği zaman, artık insanları ve diğer varlıkları Allah’a ortak tanıma yükünden ve suçundan kurtulur. Allah’a şirk koşmaz.

Melekler içinde resim, suret bulunan eve girmezlerse, içinde bir sürü suretlerle putlar bulunan senin kalbine Allah nasıl girer? Allah’tan gayrı her şey bir puttur. Öyleyse sen, putları kır. Evi temizle.

Ey dünyaya kulluk edenler! Ey ahirete kulluk edenler! Siz, Allah’ı da, dünyayı da, ahireti de bilmiyorsunuz. Kiminizin putu dünya. Kiminizinki ahiret. Kiminizinki insanlar. Kiminizinki zevkler, nefsani arzular. Kiminizinki övülme, halktan tasvip görme, alkış toplama.

Allah dışında her şey, bir puttur. Kişi Allah’tan gayrı neye bağlandı ve neye gönül verdiyse, o onun putudur.

Senin bütün umudun insanlar. Her şeyi onlardan bekliyor, onlardan umuyorsun. Korkun da onlardan. Hep onlardan korkuyorsun. Bu hal, Rabbine şirk koşmaktır, ortak tanımaktır.

Bu zaman, ahir zamandır. Bu zamanda çoğu insanların mabudu, paradan ibarettir. Bu zaman insanlarının çoğu, Musa Aleyhisselam’ın kavmine benzedi. Yahudilere benzedi. Onlar, altın buzağıyı kendilerine mabud edinmişlerdi. Bu zamanın insanının altın buzağısı da paradır. Parayı kendine mabud edinmişsin, Rab edinmişsin. Paraya tapıyorsun. Senin Allah’ın para.

Hükümdarlar, devlet büyükleri ve ikbal sahipleri, halktan birçoğunun nazarında birer ilâhtır. Dünyevî imkânlar, zenginlikler, sıhhat, afiyet, kuvvet ve kudret, birçok insanların nazarında birer ilâhtır. İnsanların birçoğu, bunlara ve benzeri şeylere taparlar...

Dünya zorbalarına, zenginlerine, firavunlarına ve hükümdarlarına saygı gösterip Allah’ı unuttuğun ve O’na saygı göstermediğin takdirde, senin hakkındaki hüküm de, putlara tapanlar hakkındaki hüküm gibidir. Sen de putuna saygı gösterenlerden olursun. Putlara kulluk etme, onları yaratana kulluk et. İşte o zaman, putlar sana boyun eğecektir.

Sen, namazda iken bile yalan söylüyorsun. Mesela namaza dururken ve gene namaz sırasında, “Allahu Ekber” (Allah her şeyden büyüktür) diyorsun. Böylece yalan söylemiş oluyorsun. Çünkü senin kalbinde, Allah’tan başka bir ilâh vardır. Kendisine güvenip bağlandığın her şey, senin ilâhındır, mabudundur. Kendisinden korktuğun ve kendisine ümit beslediğin her şey, senin ilâhındır, taptığındır.

Kendisinde Allah’tan başka bir şey bulunduğu müddetçe, senin kalbin için kurtuluş yoktur. Eğer sen, taşlar üzerinde Allah’a bin yıl secde etsen, değil mi ki kalbinle O’ndan başkasına yöneliyorsun, sana bu secdeler hiçbir fayda vermez. Mevlâsından başkasını sever oldukça, o kalp için iyi bir akibet yoktur. Allah’tan başka her şeyi kalbinden yoketmedikçe, saadete eremez, bahtiyar olamazsın.

 

Nefs

Ya İslam’ın bütün şartlarını hakkıyla yerine getir, ya da aksi halde, “Ben müslümanım,” deme. Sen nefsinle beraber olmaya devam eltiğin müddetçe, bu mevkiye erişemezsin. Sen, nefsinin heveslerini, arzularını ve zevklerini kendisine vermeye devam ettiğin müddetçe onun kaydındasın, onun ipine bağlısın. Nefsinin hakkını ver, fakat heveslerine, arzularına ve zevklerine engel ol. Onun bekası, kendisine haklarının verilmesiyledir. Helâkı ve mahvolması da, hazlarının, heveslerinin ve arzularının verilmesiyledir. Nefsin hakları, ihtiyaç miktarınca yiyecek, içecek, giyecek ve meskendir. Hazlar ise zevk aldığı şeyler ve şehvetler, heveslerdir. Onun haklarını şeriat elinden al, yani şeriatın ölçüleri dahilinde kendisine haklarını ver. Hazlarını, Allah’ın ilmindeki ilâhi takdire bırak. Ona daima helâl şeyler yedir, asla haram yedirme. Aza kanaat et. Yeter ki helâl olsun. Nefsini buna alıştır. Eğer ilâhi takdirde senin için daha fazlası varsa ve gelirse, o da senindir.

Eğer felah, kurtuluş istersen, Rabbine itaat konusunda nefsine muhalefet et, karşı gel. Eğer nefsin Allah’a itaate yönelirse, muvafakat et. Allah’a karşı günah işlemeye yönelirse muhalefet et, karşı koy.

Nefsinle beraber olmaya devam ettiğin müddetçe, insanları ve diğer varlıkları tanıyamazsın. İnsanlarla beraber olmaya devam ettiğin müddetçe de, İzzet ve Celâl sahibi Hakk’ı tanıyamazsın.

Nefs, daima kötülüğe meyillidir. Bu onun fıtratıdır, yaratılışıdır, tabiatıdır. Nefsle bütün hallerde mücahede et. Nefsi mücahede ile yumuşat, erit. Zira o, eridiği ve serkeşliğini yitirdiği zaman, akl-ı selime ve kalbe teslim olur. Sonra kalp, sırr’a, öze teslim olur. Öz de, İzzet ve Celâl sahibi Hakk’a teslim olur. Böylece hepsinin kaynağı, oraya dayanır. Nefsi yumuşatıp eritme işini tamamladığın zaman, sana kalbin yönünden şöyle seslenilir:

“Nefslerinizi öldürmeyiniz. Hiç şüphe yok ki, Allah ziyadesiyle merhametlidir,” (Nisa, 4:29).

Sen, nefsin boş ve bâtıl emellerini kır. İşte o zaman, o sana itaat edecek, senin istediğin noktaya gelecektir.

Nefsini tedavi etmeye çalış. Ona de ki:

- Yaptığın iyilikler kendi lehine, kötülükler de gene kendi aleyhinedir. İyilik de yapsan, kötülük de yapsan, sonucu kendine dönecektir.

Nefsine karşı mücahede et. Onun kötü duygularını söküp atmak için savaş. Ta ki doğru yolu bulana kadar.

İzzet ve Celâl sahibi Allah şöyle buyurur: “Bizim uğrumuzda mücahede edenlere gelince, onları elbette doğru yolumuza eriştiririz,” (Ankebut, 29:69). Ve gene, “Eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder,” (Muhammed, 47:7).

Nefse asla genişlik verme, müsamaha gösterme. Onun isteklerine uyma. İşte o zaman felah bulur, kurtulursun. Onun yüzüne hiçbir zaman gülme. Bin sözünden ancak bir tanesine cevap ver. Ta ki ahlâkça güzelleşinceye, sükunet buluncaya ve kani oluncaya kadar. Eğer senden zevklerle ve hevaî arzularla ilgili bir şey isterse, hep ileriye at, tehir et ve kendisine de ki:

- Heveslerini cennete sakla!

Onu, mahrumiyetin acılığına sabrettir. Ta ki lütuf ve ihsan gelsin. Eğer onu sabrettirirsen ve o da sabrederse, Aziz ve Celil olan Allah, onunla beraber olur. Zira, şanı yüce olan Allah şöyle buyurur: “Hiç şüphesiz, Allah sabredenlerle beraberdir,” (Bakara, 2:153).

Nefsinin hiçbir sözünü kabul etme. Zira o, mutlaka şerre meyleder. Onun senden yapılmasını isteyeceği şey, mutlaka şerdir. Eğer isteğine cevap verecek olursan, cevabın mutlaka menfi olsun. Nefse muhalefet etmek, onun düzelmesine vesile olacak bir harekettir.

Nefs ile Hak, bir arada bulunmaz. Dünya ile ahiret bir arada bulunmaz. Kim ki nefsi ile birlikte ise, o, Cenab-ı Hak’la beraberliği kaçırmıştır.

Sabırlı ol. Allah’ın emirleri ve yasakları doğrultusunda hareket etmekte tahammül göster. Eğer sabrın tam ve kâmil olursa, rızan da tamamlanır, kemâle erer. Olumsuz hareket ve davranışlardan sıyrılmışlık halin ortaya çıkar. Senin yanında, her şey güzel olur. Her hareket ve davranış, Allah’a şükre dönüşür. Allah’a uzaklık, yakınlığa dönüşür. Allah’a şirk koşma, ortak tanıma halleri, tevhide dönüşür. Artık insanlardan ne zarar görürsün, ne de fayda. Senin için zıtlıklar kalmaz. Tersine, kapılar ve yönler birleşir. Sadece bir tek yön görürsün. Bu nokta öyle bir haldir ki, insanların büyük çoğunluğu onu anlayamaz, idrak edemez. Diyebiliriz ki bu seviye, ancak milyonda bir insana nasip olur. Ve son nefesine kadar devam edebilir.

Allah’ın huzurunda, bu seviyeye erişmiş olarak ölmeye çalış. Daha ruhun bedenden çıkmadan önce, sen nefsini öldürmeye gayret et. Onu, sabırla ve hevai isteklerine karşı gelerek öldür. Yakında, böyle hareket etmenin faydasını ve güzelliğini göreceksin. Sabrın biter. Yani sabretme zamanları sınırlıdır. Sabretme süresi tamamlandıktan sonra, ardından mükâfatını toplama faslı başlar. Sabrın mükafatı bitmez.

Ben, sabrettim. Sabrın sonunun da daima güzel olduğunu gördüm. Önce öldüm. Sonra beni diriltti. Onunla beraber oldum, onunla beraber malik oldum. Seçim ve iradenin terki hususuda nefsimle cihad ettim, savaştım. Sonuçta, benim için yukarıda bahsettiğim haller hasıl oldu.

Önce bana gel. Beni ziyaret et. Sonra da Kâbe’ye git, orayı ziyaret et. Ben Kâbe’nin kapısıyım. Bana gel, ta ki nasıl haccedeceğini sana öğreteyim.

Sen, mânâya, muhtevaya ve öze değil, şekle rağbet ettin, şekilciliğe ilgi gösterdin. Benim sohbetimi isteyen, kendisine söylediklerimi kabul etsin, onların gereği ile amel etsin. Ben nasıl hareket ettiysem, o da öylece hareket etsin. Aksi halde, benim sohbetime katılmasın: Zira bu şekilde hareket etmeyen, kârdan çok zarar eder.

Ben bir ziyafet sofrasıyım. Fakat kimse benden bir şey yemiyor. Kapı açık, fakat oraya kimse girmiyor. Ben size hakikatleri kaç kereler söyledim. Fakat siz beni dinlemiyor, sözlerime kulak vermiyorsunuz. Ben bu söylediklerimi sizin için, sizin iyiliğiniz için söylüyorum. Kendim için söylemiyorum.

Ben ne zaman ki kalbimden dünya sevgisini çıkarıp attım, işte o zaman bu mertebeye ulaştım. Senin tevhidin nasıl doğru olabilir? Sen Resulullah’ın şu sözünü hiç duymadın mı ki: “Dünya sevgisi, her hatanın başıdır.” Çıkarını sağlama ve zararları defetme evinden çıkmadıkça, senin konuşmaya hakkın yok.

Hızla esasa gel, temele koş. Temeli sağlamladığın an, binayı yapmaya koyul. Temelin harcı fıkıhdır (İslam hukukudur). Fıkıh dedimse bundan maksadım, ilmihal ve fıkıh kitaplarında yazılan, bedenle ve zahirle ilgili fıkıh değildir. Bilakis, kalp fıkhıdır. Kalp fıkhı, seni Allah’a yaklaştırır. Zahirle ve bedenle ilgili fıkıh ise, halka yakınlaştırır, hükümdarlara ve devlet ileri gelenlerine yakınlaştırır.

Zamanını ilim öğrenmekle geçiriyorsun, fakat öğrendiklerinle amel etmiyorsun. Sen, Hakk’ın huzurunda susmalı, sükut etmeli ve dilsiz olmalısın. Ta ki, ondan konuşma izni gelinceye kadar. Konuşma izni gelince de, gene O’nun kudreti ile konuşursun, kendi kudretinle değil. Bu durumda senin konuşman, kalplerin hastalıklarına deva, özlere şifa, akıllara da ışık olur.

Nefsinle cihad konusunda sana yardım edenle arkadaş ol. Onun sohbetinde bulun. Nefsinin azmasına yardım edenle arkadaş olma. Eğer cahil, ikiyüzlü (münafık), heva ve hevesler peşinde giden bir şeyh, mürşid ile arkadaş olur, onun sohbetinde bulunursan, o senin nefsinin azmasına yardımcı olur. Bu tip şeyhlerin, mürşidlerin sohbeti, senin aleyhine olur.

Senin yapacağın doğru hareket, nefsinin istek ve arzularına cevap bile vermemek, onun söyleyeceği sözlerle arana bir duvar çekmektir: Onu, tıpkı bir deliyi dinler gibi dinle. Sözlerine asla iltifat etme. Şehevî, bâtıl ve faydasız zevk ve arzularına kulak asma. Senin mahvolman da, onun mahvolması da onun istek ve arzularını kabul etmendedir. Eğer onun bâtıl isteklerini kabul eder ve yerine getirirsen, işte o zaman her ikiniz de mahvolursunuz. Senin kurtuluşun da, onu kurtuluşu da onun istek ve arzularına karşı gelmendedir.

Nefs Allah’a itaat ettiği zaman, onun rızkı her yandan bol bol gelir. İsyan ettiği ve kibirlendiği zaman ise, rızka sebep olan vasıtalar ortadan kalkar.

Siz, işin aslına yapışmalısınız. Kolayına kaçmamalısınız. İşin esası ve zor kısmı tehlikelerle ve zahmetlerle doludur. Şu nefsi kendine hizmetkâr yap. Onu işin esasına sevket. İşin zor yanını ve aslını yapmayı, onun alışkanlığı haline getir. Zira o, senin kendisine ne yüklersen onu taşır, onu yüklenir. Onun tepesinden sopayı hiç eksik etme.

Eğer sopayı eksik edersen hemen uyur. Sırtındaki yükleri de kaldırıp yere vurur. Ona tebessüm bile etme. O, ancak sopa korkusuyla iş gören kötü huylu bir köle gibidir. Onu hiçbir zaman doyasıya yedirme. Meğer ki, tokluğun onu azdırmayacağını ve tokluk karşılığında çalışacağını bilmiş olasın.

Nefslerinizin üzerinden mücahede sopasını eksik etmeyiniz. Onun hilelerine aldanmayınız. Uyur gözükmesine aldanmayınız. Yırtıcı hayvanın uyur gözükmesine ve uyuşukluğuna aldanmayınız. Zira o, kendisini size uyur gösterir, uyuşuk gösterir. Gerçekte ise fırsat kollamaktadır. Bunu, tabiatındaki yırtıcılığın gereği olarak yapmaktadır.

İşte nefs de, tıpkı yırtıcı hayvanlar gibidir. Kendisini uyur ve uyuşuk gösterir. Fırsat bulunca ise hemen harekete geçer. Bu nefs, dışarıya karşı uysallık, alçakgönüllülük, itaat ve hayırlara muvafakat gösterişi yapar. Halbuki içinde, bunların tamamen aksini gizlemektedir. Onun için, onun bitirdiği ve görünürde boyun eğdiği konularda kendisine karşı gayet dikkatli ol, sakın.

 

Ölmeden Evvel Ölmek

Rabbin ile aranda, sen kendin varsın. Kendini aradan çıkar. İşte o zaman, O’nu görürsün!

Nefsine muhalefet ederek, onunla savaşarak ve onun heves ve arzuları karşısında sağır kesilerek kendini aradan çıkar. Nefsinin zevklerini, hevaî arzularını ve budalalıklarını asla yerine getirme. İşte o zaman, mahviyete razı olur ve senin kalbinin yüzünden uzaklaşır. Nefs-i emmarenin çıktığı yere nefs-i mutmainne girer. Nefs, mutmainne hale geldiği ve hakkı kabule müsait olduğu zaman, ona daha önceki ruhtan başka bir ruh üfürülür. Bu ruh Rububiyet ruhudur, akıl ruhudur.

İki çeşit ölüm vardır. Bunlardan biri, avam tabakasının bildiği ölümdür. Bu, ruhun bedenden ayrılması demek olan ölümdür ki, herkesçe bilinmektedir. Bir de havas, yani seçkinler tabakasınca bilinen bir ölüm vardır ki, bu da hevai duyguların, nefslerin, kör tabiatların ve kötü âdet ve alışkanlıkların ölmesi ve yokolması demektir. Bu tür ölümde kalp dirilir, hayat bulur.

Ölmeden önce öl. Hem kendinden geç, hem de Allah’ın gayrı şeylerden. İşte o zaman dirilir, hakiki hayata kavuşursun. O zaman, Hak ile birlikte ebedî hayata kavuşursun. Görünüşte ölü gibi olursun, fakat kaderin eli sende olur. Onu istediğin tarafa çevirirsin. O el, çabasız, gayretsiz olarak nasibini alır.

Allah, kulu bütün menfi duygu ve halleri ile yokolduktan sonra, onu yeniden yaratır. Başka bir yaratışla onu hayata iade eder. Önce yokluk (fena) eli ile yokeder. Sonrada varlık (beka) eli ile hayata iade eder.

Nefs, Allah ile kullar arasında bir perdedir. Onları Allah’a karşı perdeler. O ortadan kalkınca, perde de kalkmış olur. Bayezid-i Bestami Hazretleri demiştir ki:

- Rabbimi rüyada gördüm. Dedim ki: “Sana ulaşmanın yolu nedir, Yarabbi?” Bana cevaben buyurdu: “Nefsini bırak, gel.” Bunun üzerine ben de, tıpkı yılanın kılıflarından sıyrılması gibi, nefsimden sıyrıldım.

Arifler, seçkinler kıyametlerini daha dünyada iken vuku buldurmuştur, daha dünya hayatında nefslerinin tepesine kıyameti dikmişler ve azap gelmeden önce, ağlamasını bilmişlerdir.

Sizin hiçbiriniz, “Kıyamet ne zaman kopacak?” diye bir soru sormasın. Kıyametin kopmayacağı zannına kapılmasın. Zira unutmasın ki, kendisi öldüğü an, kıyameti kopmuş demektir. Kim ki ölürse, onun kıyameti kopmuştur.

Senin nefsin, sevgilindir. Sen, nefsine aşıksın. Halbuki eğer onun, senin düşmanın ve katilin olduğunu bilseydin, mutlaka kendisine karşı çıkar, yemesine içmesine bile engel olur, ancak ihtiyaç miktarı gıdasına izin verirdin. Esasen ihtiyaç miktarı yiyecek, onun hakkıdır.

Nefsinle savaş. Hem de o, olumsuz ve kötü duygularıyla birlikte ölünceye, yokoluncaya kadar. Onunla savaşıp, kötü duygularıyla birlikte kendisini öldürdükten sonra, tekrar dirilt. Bu sefer o, fakih, âlim ve hakikat ihtirasına ermiş olarak dirilecektir.

 

Kader

Kaderi bahane etmek, tembellerin dayanağıdır. Tembeller, “Ne yapalım, kader böyle imiş,” derler ve daha çok güzel ameller işlemekten kendi kendilerini yoksun bırakırlar. Biz Allah dostları, tembeller gibi hareket etmeyiz. Bilakis orta, vasat yolu tutar, çalışır çabalar ve güzel ameller işleriz. Biz, “O, şöyle dedi. Biz, şöyle dedik. Niçin? Nasıl?” gibi tartışmalara girmeyiz. Sadece çalışır ve gayret sarfederiz.

Allah ise dilediğini işler. Nitekim, “Allah, yapacağından mesul olmaz. İnsanlar ise yapacaklarından sorumlu tutulurlar,” (Enbiya, 21:23).

Allah’a yakın bir kapıda adın yazılmış olmakla beraber, buna mağrur olup da kendini koyuverme. Zira hiç şüphe yok ki onu yazan, silmeye ve yoketmeye de kâdirdir. Binayı yapan, yıkmaya da muktedirdir.

Daima taat, korku ve çekinme ayağı üzerinde ol. Ta, ölüm gelinceye ve dünyadan ahirete, selamet ayağı üzerinde varıncaya kadar. İşte ancak o zaman, Allah’a yakın kapı üzerinde yazılı o iyi halinin, kötü bir hale dönmeyeceğinden emin olabilirsin.

Allah, peygamberlerine indirmiş olduğu kitaplardan birinde şöyle buyurur:

- Ben Allah’ım. Benden başka ilâh yoktur. Kim Benim hükmüme teslimiyet gösterir, vereceğim belâlara sabreder ve nimetlerime şükrederse, katımda onu sıddıklar topluluğundan yazarım. Kim de Benim hükmüme teslimiyet göstermez, belâlarıma sabretmez ve nimetlerime şükretmezse, kendisine Benden başka bir Rab arasın.

Kaza ve kadere razı olmadığın, belâlara sabretmediğin ve nimetlere de şükretmediğin zaman, senin için Rab yoktur. Kendine Allah’tan başka bir Rab ara. Halbuki O’ndan gayrı Rab da yok.

Sana isabet edecek olan mutlaka isabet eder. Sen sakınmakla ondan korunamaz ve kurtulamazsın. Sana isabet etmeyecek olan da isabet etmez. Sen kendi gayret ve çalışmanla onu kendine getiremezsin.

 

İçi Düzeltmek

Ey sofilere mahsus elbiselere bürünmüş kişi! O elbiseyi önce özüne, sonra kalbine, sonra nefsine, en sonra da bedenine giydir. Zühd ve takva özden başlar, bâtından başlar, içten başlar. Zahire doğru gider. Zahirden başlayıp bâtına doğru gitmez.

İlk düzeltilecek şey, evin içidir. Evin içinin düzeltilmesini tamamladığın zaman, kapısının düzeltilmesine yönelebilirsin. Bâtınsız zahir olmaz. Yaratansız yaratılan olmaz. Ev olmadan kapı olmaz.

Önce İslam’ı olduğu gibi ve doğru olarak anla, gör. Sonra al. İslam, istislam’dan türemedir. Bu, “kayıtsız şartsız teslimiyet ve itaat” demektir. Kendisinde ihlas, içtenlik bulunmayan her amel, içi boş bir cevizdir, özü bulunmayan bir kabuktur, kurumuş bir ağaçtır, ruhsuz bir cesettir, mânâ’sız bir surettir. Bu, münafıkların amelidir.

Lafsız amel ol. Riyasız ihlas ol. Lafını edeceğine amel işle. İnsanlara gösteriş yapacağına Allah için yap. Şirksiz tevhid ol. Sessiz zikir ol.

Tasavvuf kelimesi, safa’dan türemedir. Yani bu kelimenin aslı, safadır ki bu, halis, safî, temiz demektir.

 

Kişi Rabbini Nasıl Görebilir?

Kulun kalbi bütün fanilerden boşaldığı ve orada Allah’tan başka hiçbir şey kalmadığı zaman, Allah dilediği şekilde kendisini ona gösterir. Nasıl ki başkalarını zahiren gösteriyorsa, kendisini de bâtınen gösterir. Nasıl ki Mirac gecesinde Peygamber Efendimiz’e gösterdiyse, tıpkı bunun gibi, o kuluna da gösterir. Nasıl ki bu kul uykuda iken, gözleri kapalı olduğu halde gördüğü rüyada kendi kendisini görüyorsa, aynen bunun gibi, Allah’ı da görebilir. Gerçekten insan rüyada, o anda gözleri kapalı bulunduğu halde, kendi kendisini aynen ve birçok şekillerde görebiliyor. Tıpkı bunun gibi, Allah o kuluna öyle bir mânâ ihsan eder ki, onunla Rabbini görür. O’na yakınlığını görür. Sıfatlarını görür. Lütuflarını, fazlını ve ihsanını görür. Hediyelerini görür. Tecelli yerlerini görür.

Benim söylediklerimi anlamaya çalışınız. Onları arkanıza atmayınız. Ben, hak içinde hakkı söylüyorum. Tecrübelere dayanarak konuşuyorum. Birçoğunuz müslümanlık iddiasında. Fakat yanlarında, İslam’ın hakikatinden eser bile yok.

Vah sizlere! Üzerinizde İslam’ın yalnızca ismi var. Bu isim müslümanlığı size fayda vermez. İslam’ın şartlarını sadece zahirî yönüyle işliyorsunuz, zahirî yönüyle yaşıyorsunuz. Bâtın yönüne ise hiç girmiyorsunuz. Amelleriniz hiçbir şeye denk değildir.

 

İmtihan

Sınanma ve denenme, mutlaka gereklidir. Özellikle de Allah dostluğunda iddialı olanlar için. Eğer sınav ve imtihan olmasaydı, her önüne gelen evliyalık iddiasında bulunur, Allah dostu olduğunu söylerdi. İşte bunun içindir ki, büyüklerden biri şöyle demiştir: “Belâ, velayete vekil tayin edilmiştir. Ta ki, her önüne gelen evliyalık iddiasına kalkışmasın.”

Halktan gelen eza ve cefalara sabredip katlanmak ve onların kusurlarından vazgeçmek de, evliyalığın alâmetleri cümlesindendir.

İşin kolay olduğunu sanmayınız. Sizin birçoğunuz, ihlaslı birer mümin olduklarını iddia ederler. Halbuki onlar, gerçekte birer münafıktırlar. Eğer imtihan olmasaydı, ihlaslı mümin olma iddiaları çoğalırdı. Herkes, kendisinin Allah dostu olduğunu iddia ederdi.

Kim ki kendisinin hilim (yumuşaklık) sahibi olduğunu iddia ederse, biz de onu, kendisini öfkelendirme yoluna başvurarak imtihan ederiz. Aynı şekilde, cömertlik sahibi olduğunu iddia edeni, kendisinden bir şeyler isteyerek imtihan ederiz. Hasılı, her kimki bir şey iddia ederse, biz de onu iddia ettiği şeyin zıddı ile imtihan ederiz.

Kul Marifetullah’a eriştiği zaman, Allah onun kalbini bütünüyle kendisine yaklaştırır. Vereceklerini bütünüyle verir. Onu bütünüyle kendisine dostluk ettirir. Bütünüyle aziz kılar. Kişinin bütün bu ilâhi lütuflara tamamen sahip olduğu bir anda, -Hz. Eyyüb’e yaptığı gibi- onları birdenbire elinden alır. Kendisini fakir düşürür. Nefsini başına tekrar musallat eder. Onunla arasına bir perde koyar. Bütün bunları yapmakla Allah, kulunu denemek, nimetler elinden gidince nasıl hareket edeceğini bizzat kendisine göstermek ister. Eğer kul, halinde sebat eder ve Allah yolundan ayrılmazsa, perdeleri kaldırır ve daha önceleri, sırf denemek için geri aldığı nimetleri ve ilâhi lütufları kendisine gene bahşeder.

Belâdan kaçma. Zira, sabırla karşılandığı takdirde belâ, her hayrın esasıdır, temelidir. Peygamberliğin de, risaletin de, evliyalığın da, marifetullah’ın da, muhabbetin de esası, belâdır. Belâlara sabredip tahammül göstermediğin takdirde, senin için temel yok demektir. Halbuki herhangi bir bina, ancak temel olursa ayakta durabilir.

Allah seni kendisine yakınlaştırır. Seni yedirir, içirir. Sana hakikatlerin kapılarını açar. Seni kendi lütuf ve yakınlık sofrasına oturtur. Önüne nimetler serer. Buna karşılık, senin de bu hayatta asla eminlik içinde bulunmamanı ister.

Bu dünya, hüzün yeridir. Şimşek, bir parlayıştan ibarettir. Çoğu kez, peşinden hemen yağmur gelir.

 

Hz. Musa ve Ateş

Musa Aleyhisselam şiddetli hüzün, keder ve darlığa düşünce, daha önce gizli kalmış olan sarsılmaz iman ve inancı ortaya çıktı. Gece karanlığının ve karısının çekmekte olduğu acının basmasıyla, Allah ona alâmetlerini belli etti, gösterdi. Bunun üzerine Musa Aleyhisselam, yanındakilere şöyle dedi:

- Siz burada durun. Ben, bir ateş gördüm, (Ta-Ha, 20:10).

Hz. Musa, şunları demek istiyordu:

- Ben bir nur, bir ışık gördüm. Benim özüm, kalbim, sırrım ve mânâm bir ışık gördü. Ezelde hakkımda takdir edilen hüküm geldi. Hidayetim geldi. İnsanlardan gına geldi. Bana velilik ve halifelik geldi. Bana, asıl olan geldi. İkinci derecedeki gitti. Bana hükümdarın bizzat kendisi geldi. Hükümdarlık ise benden gitti. Firavun korkusu benden gitti. Şimdi bu korku, Firavun’a geçti. Artık o korksun.

Hz. Musa, aile efradına bunları söyledikten sonra, onlara veda etti. Onları Rabbine teslim ederek, bir nur olarak gördüğü ilâhi tecelliye doğru yola çıktı...

İşte, mümin de böyledir. Allah onu kendisine yakınlaştırdığı ve zatına yakınlık kapısına çağırdığı zaman, onun kalbi sağa, sola, öne, arkaya bakar ve Allah’a giden yönden başka bütün yönlerin kapalı olduğunu görür. Bunun üzerine nefsine, hevasına, uzuvlarına, âdetine, aile fertlerine ve daha ilgisi bulunan neler varsa, hepsine hitaben şöyle der:

Ben, kalbin nurunu gördüm. Onunla dostluk peydah ettim. O, Aziz ve Celil olan Rabbimden geliyor. İşte ben hemen ona gidiyorum. Eğer dönmek mümkün olursa, size gelirim.

Bunları söyledikten sonra dünyaya ve ondakilere, bütün sebeplere, bütün heva ve heveslere veda eder. Bütün varlıklara veda eder. Sonradan varolan, yani ezelî ve ebedî olan Allah’ın dışındaki her şeye veda eder. Ve Yaratan’a gitmek üzere yola çıkar. Şüphesiz Allah, onun aile fertlerinin ihtiyaçlarını karşılar. Kendilerine yardım eder. Bütün sebepleri, onların ihtiyaçlarının karşılanması için vesile kılar.

Bu iş, gündüz oruç tutup gece namaz kılmakla olmaz. Nefs, heva, kötü tabiat, cehalet ve kalpte Allah’tan gayrı şeylerin sevgisi varoldukça, sırf kaba elbiseler giymek ve değersiz yemekler yemekle olmaz. Bunlarla hiçbir şey olmaz.

Sır, sırrın sırrıdır. Musa Aleyhisselam, Sina Dağı tarafında bir ateş görünce, aile fertlerini hemen o anda, bulunduğu yerde bıraktı. O, ne görmüştü? Kafa gözü bir ateş, kalp gözü de bir nur görmüştü. Kafa gözü bir fani görmüş, Kalp gözü ise Hakk’ı görmüştü. Şanı yüce olan Allah, Hz. Musa’nın kalbinin ağacından ışıldayan bir ateşi, onun nefsine, hevasına, sebeplere ve maddi varlığına göstermişti.

 

Yağmur ve Toprak

Yüce Allah şöyle buyurur:

“Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri Bizim nezdimizde bulunmasın. Biz onları belli bir miktar dışında indirmeyiz,” (Hicr, 15:21).

Yağmur, gökten yere iner. Sonra, ondan da bitkiler biter. Bizim bahsettiğimiz bu hususlar da gene gökten iner. Fakat arza, yere değil, kalplerin toprağına iner. İnen bu ilâhi nefhalar ve tecelliler sonucunda kalpler titrer, ürperir. Herbirinde bir hayır biter, çimlenir. Sırlar çimlenir, hikmetler çimlenir, Tevhid çimlenir. Allah’a yakınlık çimlenir. O zaman bu kalpte yemyeşil ağaçlar bulunur, meyvalar bulunur. O zaman bu kalp, insanların, cinlerin, meleklerin, ruhların toplanma yeri olur, içtima yeri olur.

 

Hz. Yusuf

Yusuf Aleyhisselam, kardeşleri tarafından kuyuya atılmıştı. Daha sonraları da zindana düşmüştü. Bütün bu sıkıntılara katlandı. Sonunda hepsinden kurtulup düze çıkınca ve her şey elinin altına gelince, kardeşlerine şöyle dedi:

- Bütün aile efradınızı bana getirin, (Yusuf,12:93).

O, bu sözleri, başına zenginlik ve devlet kuşu konunca ve sıkıntılar gidip ferahlık, genişlik gelince söyledi. Daha önceleri ise, içine atıldığı kuyuda ve zindanda bir dilsiz idi. Oradan kurtulunca açık ve seçik olarak konuşmaya başladı.

 

Hz. İbrahim

İbrahim Aleyhisselam, ateşe atılmak üzere mancınığa konduğu zaman, bütün fani vasıta ve yardımcılardan sıyrıldı. Rabbinin dışında hiçbir şeye meyil vermedi, gönül bağlamadı. İşte bunun içindir ki, o anda Allah, ateşe şöyle emir verdi:

- Ey ateş, İbrahim’e karşı serin ve selamet ol, (Enbiya, 21:69).

Kul, Rabbini tevhid ettiği ve Allah için tam bir ihlas sahibi olduğu zaman, bazen O’nun yarattığı bir varlık olarak Tekvin (kevnetme, yaratma) sıfatının çerçevesine girer. Bazen de Tekvin sıfatı, kendi yetkisine verilir. Bütün bunlar, Allah kullarının seçkinleri (havas) içindir.

Cennete giren herkes, bir şey için “Ol” diyebilir, o da olur. Bu, Allah’ın Tekvin sıfatının kul tarafından kullanılması demektir. Bu, yarın değil, bugün olabilen bir husustur.

 

Kıtmir

Allah dostları, nefslerini erittiler. Öyle ki, mânen öldüler, yokluğa erdiler. Kader denilen ölü yıkayıcısı da onları bir sağ yanlarına, bir sol yanlarına döndürüyor. Ashab-ı Kehf’in Kıtmir’i misali, köpekleri de iki ön ayaklarını ileri doğru uzatmış, yatıyor. Nefsin kalıntıları, kader eşiğinin altına serilmiş, yatıyor. Yani onların nefslerinin kalıntıları, kader karşısında hareketsiz duruyor.

 

İlim

İlim, amel içindir. Yoksa sırf ezberlemek ve insanlara anlatmak için değildir.

Önce öğren ve öğrendiğinle amel et. Sonra da başkasına öğret. Önce öğrenir, sonra da öğretirsen, sendeki ilim konuşur. Sen sussan ve konuşmasan bile, ilim, amel diliyle konuşur. Yani ilminle işlediğin amel, ilmin amel olarak konuşması demektir.

Sen, önce zahir ilmini öğren, sonra da zahir ilminden bâtın ilmine atla. Sen, önce şu zahir ilmi ile amel et, zahir ilmini tatbik et. Ta ki onunla yaptığın amel, seni yapmadığın şeyin ilmine götürsün.

Sen zahir ilmi ile amel et ki, o, seni bâtın ilmine ve bâtın ameline götürsün. Şu zahir ilmi, zahirin ışığıdır. Bâtın ilmi de bâtının ışığıdır. Bâtın ilmi, Rabbinle senin aranda bir ışıktır. Her ne zamanki ilminle amel edersen, yolun Allah’a yaklaşır.

Peygamber Efendimiz şöyle buyururlar:

- Âlimler, peygamberlerin vârisleridir.

Âlimler, peygamberlerin ilimleri ile amel edince, onların halifeleri, vârisleri ve naibleri, vekilleri olurlar.

İlim kışırdır, kabuktur. Amel ise özdür, usaredir. Kabuk, özün muhafazası için korunur. Öz, tohum ise, kendisinden yağ çıkarmak için korunur. Kabuğun içinde öz bulunmayınca, o ne yapılır ki? Özün yağı bulunmadıktan sonra, o neye yarar ki? İlim gitmiş, ziyan olmuştur. Çünkü ilimle amel edilmeyince, yani amel gidince, hiç şüphe yok ki ilim de gider. Bunun için Peygamber Efendimiz, şöyle buyurmuşlardır:

- İlim, kendisiyle amel edilmesi için çağrıda bulunur. Eğer kendisiyle amel edilirse, ne âlâ. Aksi halde, ilim geçer, gider.

 

Amel

Benim söylediklerimle amel etmeyen, onları anlayamaz. Ancak amel ederse anlar.

Çalış. İleri atıl. Ara. Zira hiçbir şey, sana kendiliğinden gelmez. Nasıl ki, rızık elde etme hususunda külfete katlanıyorsan, aynen bunun gibi, salih ameller işlemek için de külfete katlanman gerekir.

Senin amellerinin suret ve şekli değil, bilakis mânâsı makbul ve muteberdir. Amellerde esas olan şekil ve suret değil, tersine mânâ ve ruhtur.

Akıllı kişiler olunuz. Akıllı kişiler gibi hareket ediniz. Siz, amellerinizle Allah’a karşı âdeta övünüyorsunuz. Halbuki Allah’ın nazarında sizin o amellerinizin bir sinek kanadı kadar değeri yoktur. Meğer ki gerek halvet, yalnızlık anlarınızda ve gerekse bütün diğer hallerinizde Allah’a karşı hep ihlasla, içtenlikle hareket etmiş olasınız.

Hiç tükenmeyen hazine sıdktır, doğruluktur, ihlastır, İzzet ve Celâl sahibi Allah’tan korkmaktır, yalnız ve ancak O’ndan ummak ve her ahvalde O’na dönüp, O’na teslim olmaktır.

Unutma ki, ilim ve bir de bilmediğin hususlarda teslimiyet, İslam’ın ta kendisidir.

İnsanlarla, hem ilme, hem amele, hem de ihlasa sahip bir dille konuş. Amelsiz, sadece ilme sahip bir dille konuşma. Zira böyle bir dil ne sana fayda verir, ne de yanındakilere.

Amelsiz ilmin bereketi gider. Kendisi ise senin aleyhinde delil olarak ortada kalır. İlmine meftun bir âlim olursun. İlmin ağacı senin yanında kalır, meyvası ise yok olur gider. Çünkü onun meyvası ameldir. İlminle amil olmayınca, meyva yok demektir.

Allah’tan, kendi huzurunda senin için bir hal ve makamı nasip etmesini iste. Eğer sana bu makamı nasip ederse, bu sefer de onu gizlemeyi iste. Zira Allah ile arandaki bir şeyi açığa vurmaktan hoşlanman, senin mahvolmana sebep olur.

Neticesinden emin olmadıkça ve Allah’tan kalbine kesin bir işaret gelmedikçe konuşma, bir cümle bile sarfetme. Düşün bir kere: Eğer evinde yiyecek bir şeyler hazırlamamışsan, bir kısım insanları orada yemeğe nasıl davet edebilirsin? Nasıl ki bir bina inşa edileceği zaman önce temele ihtiyaç varsa ve bina ancak temelin üzerinde yükselebiliyorsa, tıpkı bunun gibi, Allah dostları kervanına katılabilmek için de önce bir temele ihtiyaç vardır.

Önce kalp arazini kaz. Ta, ondan hikmet suyu fışkırıncaya kadar. Sonra ihlas, mücahede ve salih amellerle binayı yap. Ta, köşkün yükselinceye kadar. İşte bundan sonra da insanları oraya çağır, davet et.

Allahım; bizim amellerimizin ruhsuz cesetlerini Senin ihlasının ruhu ile ihya et, dirilt.

Halk senin kalbinin içinde olduktan sonra, onlardan ayrı kalmak ve halvete çekilmek sana ne fayda verir ki?

Uzuvların ilacı, onların günah işlemesine engel olmaktır. Uzuvlarının günah işlemesine meydan bırakmayan kişi, onların devasını vermiş demektir. Mesela sen, elini haramdan, başkalarının hakkına uzanmaktan, başkalarına zulüm ve haksızlık etmekten alıkoyarsan, işte o zaman onun devasını vermiş olursun.

 

Fakirlere Sadaka

Bir şey istemek üzere sana başvuran fakirleri önce araştır. İhtiyacı olmadığı halde fakirlik gösterişi yapan yalancı, düzenbaz, münafık birisinin hile ile senden bir şey almasına fırsat vermemeye çalış. İhtiyaç içinde olmadığı halde, ağlayıp sızlanarak yardım dilenen böyleleri, sonra gerçek fakirlere yapılacak yardımlara da engel olurlar. Fakirlik gösterişi yapan bu tip insanlardan birisi senden bir şey istediği zaman, önce bir an dur. Kalbine danış. Belki de o, ihtiyacı olmayan, zengin birisidir. Zihnini şöyle bir topla. Kalbine danış. Fetvacılar fetva vermiş bulunsa bile, sen gene de kalbine danış.

 

Paylaşmak

Şu senin elindekiler, senin değildir. Tersine, müşterektir, ortaktır. Komşuların senin ortaklarındır. Onlara ikramlarda bulunmalı, elindeki imkânlardan onları da yararlandırmalısın.

Allah’ın size verdiği rızıklardan, O’na vekaleten siz de muhtaçlara verin. Yedirin, içirin. Allah size birçok nimetler veriyor. Sizin bu nimetler karşısında nasıl hareket edeceğinizi ve ne gibi ameller yapacağınızı, bizzat sizlere göstermek istiyor.

 

Çalışmak

Sana hiçbir şey kendiliğinden gelmez. Senin mutlaka çalışman, çaba ve gayret göstermen gerekir.

Takdir-i ilâhi budur deyip oturmak ve iman ve ibadet yolunda çalışmamak caiz değildir. Bilakis; çalışmak, hamle yapmak ve takdirdekini elde edebilmek için uğraşmak, didinmek ve gayret sarfetmek gerekir. Belki de Allah, hiçbir uğraşmaya ve didinmeye lüzum kalmadan o imanı bize bahşedecektir. Ancak, ne olursa olsun, imanı ve bilgiye dayanan sarsılmaz inancı elde edebilmek için, bizim mutlak surette çalışmamız gereklidir.

Hiç şüphe yok ki, çalışmadan eline bir şey geçmez.

Helâl rızkını elde etmek için çalışmadın, didinmedin, gayret göstermedin. Allah yolunda mücahede et. Miskin miskin oturma. Çalışmadan, yorulmadan ve emek sarfetmeden hazıra konmayı düşünme.

Sen işe başla. Çalışmaya koyul. Senden başkası gelir, meşgaleni tamamlar.

 

Allah Korkusu ve Sevgisi

Cennet ve cehennemi yaratmamış olsa bile, İzzet ve Celâl sahibi Allah, korkulmaya ve ümit beslenmeye lâyıktır. Sırf zatını ve rızasını taleb ederek O’na itaat ediniz. Üzerinizde ne O’nun lütuf ve ihsanının düşüncesi bulunsun, ne de azabının endişesi. O’na kulluk; emirlerine boyun eğmek, yasaklarından kaçınmak ve takdirlerine karşı sabırlı olmakla mümkündür. O’na dönünüz. Bir daha işlememek üzere günahlarınıza tövbe ediniz. O’nun huzurunda ağlayınız. Hem gözlerinizin yaşları, hem de kalp gözlerinizin yaşları ile O’nun için tevazu gösteriniz. O’nun huzurunda kendinizi hakir görünüz. Ağlamak, bir ibadettir. Ağlamak, tevazuda mübalağa demektir.

Sana dünyada da, ahirette de O’nun muhabbeti gerek. O’nun sevgisi gerek. O’nun muhabbetini kendin için en mühim şey addet. Muhabbet, yani Allah sevgisi, sana behemehal lâzım. Sana faydası dokunacak yegane şey odur. Her insan, seni gene kendisi için, kendi menfaati için arar, ister. İzzet ve Celâl sahibi Hak ise seni bizzat senin için murad eder, senin için taleb eder.

Kimin ki umudu korkusuna galip ise, o zındık olur. Kimin de korkusu umuduna galip ise, o da Allah’ın rahmetinden ümit kesmiş duruma (kâfirliğe) düşer. Yani mümin, aynı derecede hem Allah’tan korkmalı, hem de onun rahmetine umut bağlamalıdır. Peygamber Efendimiz şöyle buyururlar: “Eğer müminin Allah korkusu ile, O’nun rahmetine olan ümidi tartılsa, ikisi birbirine denk gelir.”

Hakk’a talip olan kimse, O’nun cennetini istemez. Cehenneminden korkmaz. Bilakis, sadece O’nun cemâlini ister, O’na kavuşmayı diler. O’ndan, sadece yakınlığını bekler. O’ndan uzak kalmaktan ise korkar, endişe eder.

Kul, dünyanın, ahiretin ve Allah’tan başka bütün varlıkların sevgisini silip attığı ve kalbi, Allah’ın lütuf, minnet ve yakınlık evinde karar kıldığı zaman, Allah onu her çeşit rızık kazanç ve endişesinden muaf kılar. Kalbini böyle şeylerle meşgul olmaktan kurtarır. Allah onu kendisinden başka hiçbir kimseye muhtaç etmez.

 

Hakk’ı Görmek

Kim Allah’ı seven birisini görürse, o, kalbi ile Allah’ı gören ve özü ile de O’nun huzurunda olan kişiyi görmüş demektir. Peygamber Efendimiz, şöyle buyururlar:

- Siz Rabbinizi, tıpkı güneşi ve ay’ı gördüğünüz gibi göreceksiniz. Öyle ki, O’nu görmede hiçbir noksanlığınız olmayacak. O’nu net ve açık şekilde göreceksiniz.

Şanı yüce olan Allah, bu dünyada kalp gözü ile görülür. Yarın ahirette ise, kafa gözü ile görülür. O’nun benzeri bir şey yoktur.

Bir defasında, salihlerden birine soruldu:

- Rabbini görebiliyor musun?

Salih kişi, buna cevaben dedi ki:

- O’nu görmesem, yerimde duramam.

Soranlar dediler:

- Nasıl görüyorsun?

Salih cevap erdi:

- O’nun varlığı gözlerimi kaplar. Böylece gözlerim, Rabbimi görür. Tıpkı cennette kullara kendisini göstereceği gibi, burada da gösterir. Kişinin kalbi, Rabbinin sıfatlarını görür. İhsanını görür. İyiliğini görür, rahmetini görür, bereketini görür.

Peygamber Efendimiz, yedinci kat göklere yükseltildi. Rabbi onunla konuştu. O da Rabbini hem kafa gözüyle, hem de kalp gözüyle gördü.

İşte kalbi, mânevi ve ahlâki sağlığa kavuşan herkes, böyledir. Bu mertebeye gelmiş herkesin kalbi, Rabbini görebilir. Böyle hallerde, onunla gökler arasındaki perdeler kalkar. Özler ve gayretler, geceleyin yolculuk eder. İlâhi sırları seyreder.

 

Arif

Allah’ı tanıyan kişiye en zor gelen şey, insanlarla konuşmak, onlarla birlikte bulunmaktır. İşte bunun içindir ki, bin arif arasından ancak birisi, insanlar içinde konuşabilir. Ne var ki bu bir kişi de, peygamberlerin sahip oldukları güç ve kuvvete muhtaçtır. Nasıl muhtaç olmasın ki? O, her sınıf insanla karşılaşmak ve bir arada olmak durumundadır. O, aklı erenle de, ermeyenle de; düşünebilenle de, düşünmeyenle de hemhal olur. Kâh bir münafıkla, kâh bir müminle bir arada oturur. Arif, büyük zahmet ve meşakkatlerle karşı karşıyadır. Hoşlanmadığı çirkin şeylere de sabreder, tahammül gösterir. Bununla beraber o, içinde bulunduğu sıkıntı, meşakkat ve tehlikeler karşısında mânevi koruma altına alınır. Çünkü o, hakkı söylemekle vazifeli kılınmıştır.

Arif kişi, ahirete hitaben şöyle der: “Ey ahiret tasası, benden uzak ol. Çünkü ben, Hakk’ın kapısına talibim. Benim nazarımda senin de, dünyanın da birbirinizden farkınız yok. Dünya beni senden alıkoyuyor, sen de Rabbimden alıkoyuyorsun. Beni Rabbimden alıkoyan hiçbir şeyde, bence hayır yoktur.”

Arifin ahirete hitaben söylediği bu sözlere iyi kulak veriniz. Zira bu sözler, Allah’ı bilmenin özüdür. Allah’ın, mahlûkattaki iradesinin özüdür. Bu, aynı zamanda peygamberlerin, resullerin, evliyanın ve salihlerin de halidir.

İnsanların herbiri bir şeyle meşguldür. Kimisi mevkiinin ve parasının kuludur. Kimisi devlet ileri gelenlerinin kuludur. Kimisi nefsinin, giyim kuşamının kuludur.

Gene insanların herbiri, bir şeyle meşguldür ve bir şeyine güvenmektedir. Kimisi oruç tutmaktadır ve orucuna güvenmektedir. Kimisi çok namaz kılmakla meşguldür ve namazına güvenmektedir, vs.

Bütün bunlardan başka öyle kişiler de vardır ki, kalbi Allah için çarpar. Allah ile beraberdir. Allah’a bağlıdır. Fanilere asla bağlanmaz. Allah’ın dininin ayakta durması için çalışır.

Dünya hayatı, bir bakıma müminin zindanıdır. Mümin olarak kaldıkça, dünya onun zindanıdır. Fakat takva hali devam ettikçe, Allah onu oradan çıkarır. Zindanından, darlıktan çıkarır, ferahlığa kavuşturur.

Müminin beden yumurtasının kabuğu çatlar. Başka bir şekle inkılab eder, dönüşür. Bu suretle o, hikmet tanelerini toplar. Allah onun göğsüne, kendisine yakınlık kanatlarını takar. Artık o, yemek tabaklarının sahibidir. Sofranın sahibidir.

Sen uykudasın. Resulullah Efendimiz şöyle buyururlar:

- İnsanlar uykudadır. Ölünce uyanırlar.

Ancak ölümden sonra uyanabilen kişinin hali, ne kötüdür!

 

Mürşid

Kimin ki, Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’e bağlılığı gerçekten sabit olursa, Allah Resulü ona bir zırh giydirir, başına bir miğfer çeker, kendi kılıcını kuşatır. Kendi edep ve terbiyesinden, kendi şemailinden, kendi ahlâkından ona bir şeyler tahsis eder. Kendi elbiselerinden bazılarını ona bizzat giydirir. Daha sonra da, ümmeti içinde onu kendisine vekil, rehber ve ümmetini Allah yoluna davetçi yapar. Böylece o da, Allah Resulüne vekaleten, Muhammed ümmetinin içinde, Allah’a götüren kılavuz ve davetçi olur.

Kalbini bir mescit yap. Orada, Allah’tan başka hiçbir şeye yer verme. Nitekim Allah, şöyle buyurur:

- Hakikatte mescitler, Allah’ındır. Onun için, Allah ile birlikte hiçbir şeye tapmayın, (Cin, 72:18).

Kalbini bir mescit yaptığı ve orada Allah’tan başka hiçbir şeye yer vermediği zaman, bir kulun derecesi yükselir. İslam’dan imana, imandan sarsılmaz bilgi ve inanca, oradan marifete, marifetten ilme, ilimden muhabbete, muhabbetten mahbubiyete yükselir. Daha sonra ise, talep eden ve arayan durumundan, talep olunan ve aranan durumuna yükselir. Kalp aynası saflaşmış, temizlenmiştir. Peygamberinin daimi uyanıklık haline vâris olmuştur. Zira Allah Resulünün gözleri uyurdu, fakat kalbi asla uyumazdı. Önünü gördüğü gibi, arkasını da görürdü.

Her insanın uyanıklığı kendi halincedir. Hiçbir kimse, Resulullah Efendimizin uyanıklığı seviyesine erişemez. Gene hiçbir kimse, Allah Resulünün hususiyetlerine denk hususiyet sahibi olmaya muktedir olamaz. Şu var ki, onun ümmetinin abdalları ile velileri, ondan kalan yiyeceklerle içeceklerin üzerine gelirler.

Mürid’e behemehal bir kılavuz, bir rehber lâzımdır. Zira o öyle bir çöldedir ki, orada akrepler, yılanlar, âfetler vardır. Susuzluk vardır. Yırtıcı, vahşi hayvanlar vardır. İşte kılavuz, onu bu âfetlerden korur. Su bulunan yerleri gösterir. Meyvalı ağaçların bulunduğu bölgelere götürür. Halbuki tek başına, kılavuzsuz olduğu takdirde, yırtıcı hayvanların, akreplerin, yılanların, âfetlerin bulunduğu bölgelere düşer. Perişan olur, mahvolur.

Allah yolunda bir rehber bulduğun an, ona hemen yapış. Hiç şüphe yok ki, mânâ onun dışında değildir, içindedir. Onun çevrendeki bütün diğer insanlardan daha faziletli ve üstün bil. Her yönüyle mürşidine bağlı ol.

Ey gerçeklerden kaçan kişi! Bana yılda bir defa, ayda bir defa yahut haftada bir defa uğramazsın. Gel. Haftada, yahut ayda, yahut yılda bir defa olsun bana uğra. Hem de bomboş olarak. Sakın bir şey istediğimi sanma. Bir şey getirme. Gel. Benim meclisimden alacağını, karşılıksız olarak al. Bugün benden aldığın bir şey, yarın milyon olur.

Ben senin yükünü yükleniyorum. Sen sanıyorsun ki, buna karşılık ben de yükümü sana yükleyeceğim. Hayır, öyle değil. Sana hiçbir şey yüklemeyeceğim. Aziz ve Celil olan Allah bana yeter.

Benden bir kelime öğrenmek için, bin senelik mesafede olsan bile gelmelisin. Kaldı ki, aramızda sadece birkaç adımlık bir uzaklık var.

 

Abdülkadir Geylani Hazretleri
Fethü’r Rabbani’den

 

 

ABDÜLKADİR GEYLANİ HAZRETLERİNİN HAK YOLCULARINA VASİYETİ

 

 

Ey Hak ve Hakikat yolcusu!

Allah’a itaat ve takva üzere bulunman, şeriatın zahirine dikkat etmen, göğsünü selâmette tutman; gönül açıklığı içinde cömertliğe ve mütebessim bir çehreye sahip olman, karşılıksız vermen, eza ve cefayı terketmen, eziyet ve fakirliğe katlanman sana vasiyetimdir.

Büyük Zatlara saygılı ol, din kardeşlerinle iyi geçin, küçüklere ve büyüklere karşı son derece hayırhah davran. Başkasıyla çekişme, kimseye hasım olma. Şefkat ve merhameti şiar edin. Fakirleri kendi nefsine tercih et. Meşru bir yoldan değilse, servet toplamaktan kaçın. Kendini Hak ve Hakikata verenlerin mertebe ve tabakasından olmayan düşük kimselerle sohbeti terk et. Dinî ve dünyevi hususlarda müslümanlara yardımcı olmaya çalış.

Zenginlerle arkadaşlık ederken izzet-i nefsini korumanı, fakirlerle sohbet ederken alçak gönüllü ve ihlas üzere bulunmanı tavsiye ederim. Böyle yapman ve bu yolda yürümen Yaratan’ın azamet ve kudretini temaşa etmeni ve temaşanın devamını sağlar.

Sebepler zincirinde Allah-u Teala’yı zan altında tutma. Bütün hallerinde Allah’a dayanıp sükûnet bul. Din kardeşlerinin haklarını aranızdaki sevgiye dayanarak zayi etme. Miskin ve düşkünlerin sohbetine tevazu içinde devam et. Sakın, ama sakın; edebi, güzel ahlâkı ve cömertliği elden bırakma. Nefsini öldür ki yaşayasın.

İnsanların Allah’a en yakını, ahlâken en güzel olanıdır.

Amellerin en üstünü, Allah’tan başkasına iltifat etmemenin sırrına riayet etmektir.

Hakkı tavsiye ile sabırlı olmaya azmet. Dünyalıktan sana iki şey yeter: Fakirle sohbet, veliye hizmet.

Gerçek fakir, Allah’tan başka hiçbir şey ile zenginliği kabul etmeyen kimsedir.

Kendinden aşağı olanlara karşı saldırgan davranman zayıflığın, kendinden yukarı olanlara karşı mütecaviz davranman kibir ve gururun, emsaline karşı böyle davranman ise kötü ahlâkın tâ kendisidir.

Fakirlik ve tasavvuf, ikisi de ciddi şeylerdir. Onları alaylı şeylere karıştırma.

Allah bizi de, sizi de ve bütün müslümanları da hayra, iyiliğe ve doğruya muvaffak kılsın. Âmin!…

Her halükarda Allah’ı an, çünkü zikir her şeyi toplayıcıdır. Allah’ın manevi ipine sımsıkı yapış. Zira bu ip, zararları ve tehlikeleri kaldırıcıdır. Kazânın gelişine iyice hazırlan, çünkü o vâki olacaktır.

Bilmiş ol ki; söz ve davranışlarından sorumlusun. İçinde bulunduğun zamanda daha uygun olan ne ise onunla meşgul ol. Şimdiki işini geleceğe bırakma. Zira gelecek zaman için başka meşguliyetlerin olacaktır.

Sakın, ama sakın âzânı (organlarını) lüzumsuz şeylerde kullanma… Her âzân için hayırlı olan işi seç…

Allah’a, Resulullah’a ve O’nlar namına hükmedenlere itaat et. O’nların hakkını öde ve gerekli şeylerde sabırlı ol; hemen hakkını istemeye kalkışma.

Duâyı hiçbir zaman ihmal etme. Müslümanlar hakkında hüsn-ü zan ve iyi niyet sahibi ol. Onlar arasında onlardan biri ol; onlar için hayırlı bildiğin hususlarda çalış. İçinde başkasına karşı bir şer ve kötülük olduğu halde yatağına uzanma. Sana zulmedene iyilikle, hidayetle duâ et. Allah’ı yegâne murâkıp olarak tanı.

Helal yemeğe bak. Bilmediğin şeyleri, Allah için ilim tahsil eden Zatlardan sor. Allah’a karşı daima haya üzere bulun. Sohbetin Allah ile olsun. Başkasıyla da Allah sohbetiyle sohbette bulun. Her sabah kendi mali gücüne göre sadaka ver. Akşamladığın zaman o gün ölen müslümanların hepsi için duâ ve istiğfarda bulun.

Akşam namazını kıldığında tefekküre dal ve ondan sonra ebvâbîn (hayır kapıları) namazı kıl. Sabah ve akşam yedi defa: “Allahümme ecirnâ minennâri” (Allah’ım, bizleri ateşinden koru) duâsını oku.

Ve yine sabah ve akşam üçer defa “Eûzü billahi’s Semî’il Alîmi mineş-şeytânir-racîm” diyerek Haşr Suresi’nin “Hûvallâhü-llezî…” diye başlayan son üç ayetini tilâvet et.

Allah yegâne muvaffak kılandır.

Velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l Aliyyi’l Azîm.

 

 

 

ABDÜLKADİR GEYLÂNİ HAZRETLERİ'NİN SOHBETLERİNDEN

 

Resûlullah’a tabi olmak...

Dünya bir çarşıdır, bir pazar yeridir. Yakında kapanır, dağılır. Size yalnız fânileri gösterecek ve onlara bağlanmanıza sebep olacak kapıları kapatınız. Allah’ın kudretini görmenize ve yalnız O’nu sevmenize vesile olacak kapıları açınız.

Şahsınıza mahsus özün Allah’a yakınlığı ve kalblerin günah kirlerinden temizliği hallerinde sebepler ve iktisab kapılarını kapatınız. Bunu, başkalarına şâmil olan hususlarda yapmayınız. Meselâ âile efrâdınızın fertleri gibi. Kazancınız sizden başkası için olsun. Faydası sizden başkası için olsun. Elde etmesi sizden başkası için olsun. Siz onların beşeri ihtiyaçları için çalışınız, kazanınız. Fakat iktisab ve sebepler kapısını kendi şahsınıza kapalı tutunuz. Kendi şahsınıza mahsus olanı Allah’ın fazlından isteyiniz. Nefslerinizi dünyâ ile bir araya oturtunuz. Kalblerinizi ahiret ile bir araya oturtunuz. Sırlarınızı - özlerinizi de Mevlâ ile bir araya oturtunuz.

Allah dostları, Peygamberlerin bedelleridir. Peygamberlerden sonra onların yerine kaim olan kişilerdir. Öyleyse, onların size söylediklerini kabul ediniz. Emirlerini yerine getiriniz. Zira hiç şüphe yok ki O’nlar, size ancak Allah’ın ve Resulünün emirleri ile emrederler, nehiyleri ile nehyederler. O’nlar, Allah’ın konuşturmasıyla konuşurlar. Allah’tan verileni alırlar. Kendiliklerinden tek bir harekette bile bulunmazlar. Allah’ın dininde, hevai hareketleri ile O’na ortak olmazlar. Gerek sözlerinde ve gerekse fiil ve hareketlerinde, Resulullah’a (s.a.v.) tâbi olurlar. Çünkü Aziz ve Celîl olan Allah’ın bu husustaki kavline kulak vermişlerdir. Şanı Yüce olan Allah buyurur ki:

 

“Peygamber size ne emrettiyse ona sarılın; size neyi yasak ettiyse ondan da sakının.”(Haşr Sûresi; Âyet 7)

Allah yolunun yolcuları, Resulullah’a (s.a.v.) tâbi oldular. Öyle ki, O da onları kendisini Peygamber olarak gönderene, yani Allah’a götürdü. Onlar Allah’ın Resulüne yaklaştılar; O da onları, Aziz ve Celîl olan Hakk’a yakınlaştırdı. Onlar için nezd-i İlâhi’den ünvanlar, hil’atler ve halk üzerinde emirlik salâhiyetleri çıkardı…

Ey münafıklar!

Siz, dinin rafa kaldırıldığını, emirlerinin de kendi haline terk edildiğini sandınız. Sizin ne kendinizde izzet-i nefs var, ne şeytanlarınızda, ne de kötü arkadaş ve yakınlarınızda…

Allah’ım! Benim de, onların da günahlarımızı bağışla. Onların münafıklık zilletinden ve şirk bağından halâs eyle, kurtar.

Aziz ve Celîl olan Allah’a ibadet ediniz. Helâl kazançlarınızla O’na kulluk etmek için yardımını isteyiniz. Zira hiç şüphe yok ki Aziz ve Celîl olan Allah, kendisine itaat eden ve helâl kazancından yiyen mümin kulunu sever. O, helâlinden yiyen ve güzel amel ve hareketlerde bulunan kulunu sever. Sadece yiyip içen ve amel etmeyeni ise sevmez. Kendi helâl kazancından yiyeni sever. İki yüzlülükle kazanıp yiyene ve halka yedirene ise gazaplanır. Kendisini birleyeni, yani muvahhidi sever. Kendisine şirk koşup ortak tanıyana ise gazaplanır. Kendisine teslim olanı sever. Teslim olmayıp daima kendisiyle çekişip durana ise gazaplanır…

Muhabbet - sevginin şartlarından biri sevdiğine itaat etmek ve isteklerini yerine getirmektir. Seven, sevdiğine boyun eğer. Adâvet - düşmanlığın gereklerinden biri ise daima muhalefet etmek, hep karşı koymaktır. Kişi, düşman bildiğine daima karşı çıkar.

Siz, ey müminler! İzzet ve Celâl sahibi Rabb’ınıza teslîm olunuz. Dünyâ ve ahirette, O’nun idâresine, tasarruflarına rıza gösteriniz.

Vaktiyle bir musîbete maruz kalmış, Aziz ve Celîl olan Allah’a dua ederek bu musîbetten beni kurtarmasını istemiştim. Ne var ki benim bu isteğimden sonra, maruz kaldığım o musîbet kalkmadığı gibi, üstelik bir musîbet daha gelmişti. Ben ise bu duruma fevkalade hayret etmiştim. Bu hayret içinde bocalarken bir gün birisinin bana şöyle seslendiğini duydum:

- Sen bu yola girerken, Bize hep teslimiyet içinde bulunacağını söylememiş miydin ?…

Hâtiften (gizliden) kulağıma gelen bu sesi işitince kendimden utandım, teeddüp ettim ve sustum…

Vah sana ki, Allah’ı sevdiğini iddia ediyorsun; fakat O’ndan başkasını seviyorsun. Allah’ın sevgisi saflığın, temizliğin ve hâlisiyetin ta kendisidir. O’nun gayrısı ise temiz ve safi olmamak, kirliliktir. Sen, Allah’ın sevgisi ve hâlis safiyeti başkalarının sevgisi ile kirletirsen sen de kirlenirsin. Allah’ın Dostu İbrahim A.S. ile Yakup A.S.’ın başına gelen senin de başına gelir. Vaktiyle onlar, kalplerindeki birer ateşle evlatlarına meyl etmişler, onlara sevgi ile bağlanmışlar ve malum musîbetlere dûçâr olmuşlardı.

Yine vaktiyle Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.), kızının oğulları Hasan ile Hüseyin’e karşı kalbinde bir sevgi duymuştu. Bir ara Cebrail A.S. geldi ve Allah’ın Resul’üne sordu:

- Onları seviyor musun ?

Resul A.S. buyurdular:

- Evet, seviyorum.

Bunun üzerine Cebrail A.S. dedi ki:

- Onların biri zehirlenecek, diğeri de şehit edilecek…

Bu hadiseden sonra Allah’ın Resulü o iki torununun sevgisini kalbinden çıkardı. Orayı bütünüyle Aziz ve Celîl olan Rabb’ine tahsis etti. Onlar sebebi ile olan sürur ve neş’esi de hüzün ve kedere dönüştü…

Aziz ve Celîl olan Allah, Peygamberlerinin, Velilerinin ve salih kullarının kalplerine gayret-i İlâhi ile nazar eder. Orada, kendisinden başkalarına yer verilmesini istemez.

Ey dünyaya nifak ve ikiyüzlülükle talip olan kişi!

Avucunu aç, bak. Orada hiç bir şey göremeyeceksin. Yazık sana ki, alın teri ile çalışıp kazanacağın yerde, oturmuş, dinini vasıta edinerek halkın malını yiyorsun. Sanat ve alınteri ile kazanmak, bütün Peygamberlerin işidir. Bütün Peygamberler çalışarak, alın teri ile kazanmışlar ve yemişlerdir. Hiç bir Peygamber yoktur ki, behemehal bir sanatı, bir mesleği bulunmasın. Ahirette de İzzet ve Celâl sahibi Hakk’ın izni ile halkdan alırlar.

Ey dünyanın şarapları, nefsani arzuları ve hevesleri ile sarhoş olanlar!

Pek yakında mezarlarınızda uyanacak, ayıkacaksınız.

 

Emirler ve Yasaklar...

Emri edâ et, yerine getir. Nehiy (menedilen şey) den uzak dur. Şu musîbetlere sabret, tahammül göster. Nafilelere sarıl, onlarla Allah’a yaklaş. İşte bu şekilde hareket edersen, “İntibâha gelmiş, gaflet uykusundan uyanmış kişi” olarak çağrılır ve, İzzet ve Celâl sahibi Rabbinin tevfîkini istemek için amel eden kişi sayılırsın. Hem de çalışmanla ve amel kapısında huzur arama külfetini terk etmekle beraber. Bununla birlikte, O, yani Allah, seni kendisine vâlî edinmiştir. O’ndan iste ve huzurûnda tevâzû göster. Tâ ki, kulluk yapabilme sebep ve vesîlelerini senin için hazırlasın. Zîrâ hiç şüphe yok ki, O seni bir iş için murâd ettiği zaman, ona seni hazırlar. Senin zâviyenden, süratle hareket etmiştir. Yani kullukta senin süratli hareket etmeni emretmiştir. Kendi zâviyesinden de, sana tevfîk vermesi, yani seni muvaffak kılması, adeti ilahîsi cümlesindendir...

Emir zâhirdir, apaçıktır. Tevfîk, yani Allah’ın vereceği muvaffakiyet ise batındır, âşikâre değildir. Günahlardan nehîy, zâhirdir. Günahlardan kaçınmak, apâşikâre emredilmiştir. Günah işlemekten hicâp duyarak onlardan uzak durmak ise bâtındır. Sen ancak Allah’ın tevfîkine tutunabiliyor, O’nun vermiş olduğu utanç duygusu ile ve O’nun korumasıyla günahları terk edebiliyor ve O’nun verdiği kuvvet sayesinde sabredebiliyorsun...

Benim yanımda usluca durunuz, sebât gösteriniz, hâlis niyet sahibi olunuz, kararlı olunuz. Hakkımda töhmette bulunmayınız. Bilakis hüsn-ü zanda bulununuz. İşte benim söylediklerim size ancak bu taktirde faydalı olur. Ancak bu taktirde, benim sözlerimin ma’nalarını kavrayabilirisiniz...

Ey beni ithâm eden kişi! Benim içinde bulunduğum bütün haller, yarın sana zâhir olacak. İçinde bulunduğum hallerden ötürü beni sıkıştırma. Kalbin mağlup olur ve sen gâlib gelirsin...

Dünyanın ağırlıkları başımın üstündedir. Ahiretin ağırlıkları kalbimdedir. İzzet ve Celâl sahibi Allah ile alâkalı bütün ağırlıklar ise özümdedir, ruhumdadır. Benim bir yardımcım var mı ki? Kim ki hüsn-ü niyetle benim önümde diz çöker ve başını rehin bırakırsa işte o, İzzet ve Celâl sahibi Allah’a hamdedebilir. Benim, İzzet ve Celâl sahibi Hak’tan başka hiçbir kimsenin yardımına ihtiyacım yok.

Akl-ı selîm sahibi olunuz, aklınızı kullanınız. Tasavvuf ehline karşı edepli olunuz. Onlar hakkında sû-i zanlarda bulunmayalım. Zirâ hiç şüphe yok ki, onlar, Allah’a giden yolun âşıkları, beldelerin ve insanların muhâfızları ve koruyucularıdır. Dünya ancak onların yüzü suyu hürmetine ayakta durur. Yoksa; sizin riyânız, ikiyüzlülüğünüz ve şirkiniz neyi ayakta tutmağa yarar ki ey münâfıklar, ey, İzzet ve Celâl sahibi Allah’ın ve Resulünün düşmanları, ey cehennem odunları!....

Allah’ım, Sen benim tevbemi de, onların tevbesini de kabul buyur! Allah’ım, Sen, beni de onları da gafletten uyandır! Bana da onlara da merhamet et! Kalplerimizi ve diğer uzuvlarımızı Senin sevginin dışında her şeyden boşalt. Onları yalnız ve sadece kendine hasret. Eğer Senin hâricinde bir şeyle meşgul olurlarsa veya olmaları gerekirse, bu takdîrde diğer uzuvlar, dünyâlık husûsunda aile efradının geçimine hasredilsin. Kalb ve öz de yalnız ve sâdece Sana hasredilsin, ey Rabbimiz! Âmin...

EY OĞUL! Mâsivâdan tamâmen sıyrılıp tek başına kalmadıkça senden bir şey sâdır olmaz, hiçbir menzil kat edemezsin. Her şeyden sıyrılıp Allah’ın huzûruna varmadıkça ve kalbî huzûra ermedikçe senden hiçbir şey sâdır olmaz, hiçbir dereceye erişemezsin. Amel kapısında sâbit kadem ol. Tâ ki Allah seni binanın yapımında bir meta olarak kullansın. Allah’ın vereceği muvaffakiyet ile sen, işte bu durumdasın. Allah’ın muvaffakiyet vermesi, senin durumuna ve amel kapısında sâbit kadem olup olmadığına bağlı. Eğer ihlâs ve samîmiyetle amel kapısında sâbit kadem olursan senin için Allah’ın muvaffakiyeti müyesserdir. Amelin esas sahibi ise İzzet ve Celâl sahibi Allah’dır. O, süratle kendisine kulluğa koşmanı sana emretmiştir. Sen, hiç vakit geçirmeden Allah’a kulluğa koşmalısın. Muvaffakiyet ise yalnız ve yalnız O’ndandır...

Vah sana ki, insanlardan korkma ve onlardan umup onlardan bekleme bağları ile kendini bağlamışsın. Fânilerden korkuyor, fânilerden umuyorsun. Korkun da onlar umudun da onlar. Nefsinin ayaklarından bu bağları çöz. İşte bu takdirde o, İzzet ve Celâl sahibi Rabbinin hizmetine koşar ve O’nun huzûrunda mutmain olur. Nefsini dünyadan, dünyevî şehevâttan, kadınlara düşkünlükten ve Allah‘a giden yolda engel teşkîl eden bütün dünyalıklardan koru. Eğer takdîr-i ilahîde onun için bir kısmet bulunuyorsa senin emrin ve talebin olmaksızın bu kısmet ona mutlaka ulaşır. Sen de, İzzet ve Celâl sahibi Hakkın katında “zâhid” unvanını alırsın. Hem, Allah sana şerefli kul gözüyle bakar. Şunu iyice bil ki, sen; kendi gücüne, kendi kuvvetine ve kendi elindekine güvenip dayanmakta devam ettiğin müddetçe sana gaybdan hiçbir şey gelmez. Nitekim birisi der ki:

- Cepte bir şey bulunduğu müddetçe gaybdan bir şey gelmez...

Allah’ım; sebeplere dayanmaktan, heveslere, hevâî duygulara, âdet alışkanlıklara kapılmaktan Sana sığınırız. Bütün diğer hâllerde de şerden Sana sığınırız...

Ey Rabbimiz! Bize dünyâda iyilik ver. Ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azâbından koru!

 

Yalandan Sakınmak...

Akl-ı selim sahibi ol. Aklını kullan. Yalancı olma, hakîkatin hilâfını söyleme. “Ben, İzzet ve Celâl sahibi Allah’tan korkuyorum,” diyorsun. Halbuki sen O’nun gayrinden korkuyorsun. Cinden de, insanlardan da, meleklerden de korkma. Gerek konuşan ve gerekse sükût eden canlıların hiçbirinden korkma. Dünya azâbından da korkma, ahiret âzabından da korkma. Sadece ve yalnız, azâb ile azâb edecek olan (Allah) dan kork...

Şerîatı ve İslâmın hakîkatlerini bilen âlimler, din hekim (doktor ve tabip) leridir ki, dinde zamanla meydana gelen zayıflığı tamir ederler, telâfi ederler, tamamlarlar. Ey dini zayıflamış, din hayatı çökmüş kişi! Bu din ruh tabiplerine yaklaş. Onların önünde muayene ol. Tâ ki senin zayıflamış veya çökmüş dîn hayatını yeniden düzeltsinler, ıslah etsinler...

Derdi veren, devâsını da gönderir. Derdi veren kim ise, devâsını gönderecek olan da odur. O, meseleyi başkalarından çok daha iyi bilir. Onun bilgisinin üstüne bilgi sahibi yoktur...

Sen, İzzet ve Celâl sahibi Rabbini fiil ve tasarruflarında ithâm etme. Bizzat kendi nefsin, ithâm edilmeğe ve kötülenmeye başkalarından daha çok müstahaktır. Nefsine de ki:

- Lütuf, bahşiş ve ihsan, ancak itaât edenler içindir. Asâ (değnek, sopa) da isyan edenler, emre karşı gelenler içindir...

İzzet ve Celâl sahibi Allah, bir kula hayır murâd etti mi, onu bazı nimetlerinden mahrum bırakır. Eğer o kul , bu duruma sabreder ve cân-ü gönülden tahammül gösterirse kendisini derece bakımından yükseltir, güzelleştirir, ona lütuf ve ihsânlarda bulunur, imkanlar bahşeder, diğer insanlardan müstağni kılar...

Allah’ım, Senden kazâsız belâsız Senin yakınlığını isteriz. Kazâ-i İlâhî’n ve kader-i ilahî’n bahsinde bize lûtfeyle. Sen bizim lehimizde olmak üzere, şerlilerin şerrinin ve fâcirlerin hilesinin hakkından gel. Nasıl dilersen ve dilediğin gibi Sen bizi koru. Senden hem din, hem dünya, hem de ahiret bahsinde af ve âfiyet dileriz. Senden sâlih amellerde muvaffâkiyet ve yine amellerde ihlâs dileriz. Âmin!

Allah’ın rahmeti onun üzerine olsun, bir defasında Bâyezid Bestâmi’ye bir adam gelmişti. Bir ara bu kişi, Bestâmi’nin huzûrunda dururken sağa sola bakınmaya başladı. Onun böyle sağa sola bakındığını gören Bâyezid Bestâmi kendisine sordu:

- Ne var?

Adam dedi;

- Namaz kılacak temiz bir yer arıyorum!

Onun bu sözü üzerine, Bestâmi de kendisine şunları söyledi:

-Kalbini temizle de namazı dilediğin yerde kıl!...

Riyâyı hakkıyla ancak muhlis (ihlâslı kişi) ler bilir. Onlar bir zamanlar onun içinde idiler. Sonra ondan kurtuldular. Riyâ, Allah dostlarının yolunda bulunan bir geçittir. Onların o geçitten mutlaka geçmeleri lâzımdır...

Riyâ, ucüp ve nifâk, şeytanın okları cümlesindendir ki, onları kalplere atar...

Mürşidlere koşunuz. Onlardan, İzzet ve Celâl sahibi Allah’a götüren yolda seyretmeyi öğreniniz. Bu yol, onların sülûk ettiği ve Allah’a vâsıl olmak için düştükleri bir yoldur. Onlardan nefsin, hevâi arzuların ve menfi mizaçların âfetlerini sorunuz. Mürşitler, nefsin ve hevâi duygu ve arzuların âfetlerini misalleriyle birlikte kavrayıp açıklamışlar, gâilelerini ve meyvelerinin ne zaman derileceğini hakkıyla tanımışlar, sırf bunları kavrayabilmek için bu bahiste bir zaman kalmışlar, nice zaman sonra ise riyâya da, nefse de, hevâi arzulara da... tamamen galebe çalmışlar ve hâkim olmuşlardır.

Şeytanın sendeki kibir ve gururu ile aldanma. Nefsin okları ile hezimete uğrama. Zirâ hiç şüphe yok ki, nefs seni şeytanın okları ile oklar. Şeytan sana ancak nefs târikiyle tesir edebilir, bir şeyler yapabilir. Cin şeytanları sana ancak insan şeytanları vasıtasıyla tesir edebilir, seni ancak insan şeytanları vasıtasıyla delâlete düşürebilir. İnsan şeytanları ise nefsdir, kötü arkadaşlardır.

Bu düşmanlara karşı, İzzet ve Celâl sahibi Allah’a sığın, O’ndan yardım iste. Zirâ hiç şüphe yok ki, O sana yardım edecektir. O’nu bulduğun, O’nun katındaki gördüğün ve O’ndan hazzını aldığın an ise hemen O’nun huzurundan ayrıl. Hemen aile efrâdına ve diğer insanlara koş. Onları ellerinden tutarak Allah’a götür. Onlara de ki:

- Aile efradınızla birlikte hepiniz bana geliniz!...

Yusuf Aleyhisselâm, hem mülke, hem de saltanata ermek sûretiyle muzaffer olduğu zaman, âile efrâdına şöyle demişti:

- ... Bütün âlinizi bana getirin (Yusuf Sûresi, Ayet 93).

Mahrum kişi, İzzet ve Celâl sahibi Hak’tan mahrum kalan ve hem dünyada, hem de ahirette O’ndan uzak bulunan kişidir. İzzet ve Celâl sahibi Allah insanlara inzal buyurmuş olduğu ilahi kitaplarından birinde şöyle der:

- Ey âdemoğlu! Eğer benden mahrum kaldın isen her şeyden mahrum kaldın demektir...

İzzet ve Celâl sahibi Allah senden nasıl uzak bulunmasın ve sen O’ndan nasıl mahrum olmayasın ki, sen, O’ndan ve O’nun mümin kullarından kaçıyorsun. Hem de sözünle fiilinle onlara ezâ ederek, zâhirinle ve bâtınınla onlardan yüz çevirerek. Resulullah sallalâhu aleyhi ve sellem, kendilerinden rivâyet edilen bir hadislerinde şöyle buyururlar:

- Mümine eziyet etmek, Allah nazarında, Kâbeyi on beş defa yıkmaktan daha büyük bir cürümdür.

Dinle. Vah sana! ey İzzet ve Celâl sahibi Allah’ın kullarına ezâ etmekten geri durmayan kişi! Kendilerine ezâ ettiğin o insanlar; Allah’a îmân etmekte, Allah için sâlih ameller işlemekte, Allah’ı tanımakta ve O’na güvenip dayanmaktadırlar. Vah sana ki, yakında öleceksin, kendi irâdenin haricinde evinden çıkarılacak, kendisiyle böbürlenip durduğun o malından mülkünden koparılacaksın. Artık o malın mülkün sana fayda vermediği gibi, üzerinden mesuliyeti de kaldırılmayacak...

 

Hiddet ve Öfke...

Öfke - gazap, İzzet ve Celâl sahibi Allah için olduğu takdirde iyidir. Allah’dan başkası için olduğu takdirde ise kötüdür. Mümin, ancak İzzet ve Celâl sahibi Allah için ve O’nun dinine yardım için hiddetlenir. Kendi nefsi için ve kendine yardım için asla hiddetlenmez. O, İzzet ve Celâl sahibi Allah’ın koymuş olduğu hükümlerden bir hüküm çiğnendiği zaman öfkelenir, hiddetlenir. Hem de avı elinden alınan yırtıcı bir kaplanın hiddetlenmesi gibi. Hiç şüphe yok ki, İzzet ve Celâl sahibi Allah da sırf kendi gazabı için gazaplanır ve sırf kendi rızası için razı olur…

Gerçekte kendi şahsın için hiddetlendiğin halde, Allah için hiddet gösterisinde bulunma. Sonra münâfık olursun. Hiç şüphe yok ki, İzzet ve Celâl sahibi Allah için olan şeyler tamamlanır, bâkîdir, sâbittir, ziyâdeleşir. O’ndan başkası için olanlar ise değişir, sabit değildir, zâil olur. Bir iş yaptığın zaman nefsini, hevâî duygu ve arzularını, şeytanını… aradan çıkar. İstediğin işi sırf İzzet ve Celâl sahibi Allah için ve O’nun emrine itaat etmiş olmak için yap. İzzet ve Celâl sahibi Allah tarafından olduğu tesbit edilmiş bir emir bulunmadıkça hiçbir fiili yapma. Bu emir, ya şeriat vasıtasıyla olur veya şeriata uygun bulunmakla beraber bizzat İzzet ve Celâl sahibi Allah tarafından senin kalbine ilham edilmek suretiyle olur…

Kendinden, insanlardan ya da dünyadan bahsederken zühd sahibi ol. Eğer böyle yaparsan, Allah seni insanlar yönünden rahata kavuşturur. İzzet ve Celâl sahibi Hak ile ünsiyete ve O’nun yakınlığı ile rahata rağbet et. Zaten O’nun ünsiyetinden başka ünsiyet yoktur. O’nunla olan rahattan başka rahat da yoktur. Hakiki rahat ancak O’nunla olan rahattır. Tabii ki, bütün bunlar nefsinin, hevai duygu ve arzularının, bedeninin… kederlerinden temizlendikten sonra mümkün olur…

Allah Dostları ve tasavvuf ehli ile beraber ol. O’nların sohbetinde bulun. Böylece, Allah’ın O’nlara olan yardımı sayesinde sen de güçlenirsin. Sen de O’nların gözü ile görürsün. Allah da tıpkı O’nlarla övündüğü gibi, seninle de övünür. Allah, diğer kulları arasında seninle iftihar eder…

Kalbini Allah’dan başka şeylerden temizle. Zira sen onunla Allah’dan başka şeyler görüyorsun. Önce biraz eşyayı, yani Allah’dan başka şeyleri görürsün. Sonra da O’nun yardımı ile, yarattıklarında Allah’ı görürsün, Allah’ın fiillerini görürsün. Nasıl ki, üzerinde pislikler bulunduğu halde hükümdarın huzuruna girmen doğru olmazsa, aynı bunun gibi, için (batının) pis olduğu halde de, Hükümdarların Hükümdarı İzzet ve Celâl sahibi Hakk’ın huzuruna girmen doğru olmaz. Sen, içi her türlü pis tortularla dolu bir küpsün. Bu durumda neye yararsın ki! Önce git, içindekileri değiştir, temizlen. Kötü hasletlerini iyileri ile değiştir. İşte ancak ondan sonradır ki, Hükümdarın huzuruna girmen mümkün olur…

Senin kalbin günahlarla dopdoludur. Hep insanlardan korkuyor, herşeyi onlardan umuyorsun. Kalbin dünya sevgisiyle dopdolu. Bütün bunlar kalplerin necaseti ve pisliği cümlesindendir. Nefsin ölüp de doğruluk tabutunun kapısına konmadıkça konuşmaya hakkın yok. İşte o zaman, fanilere teveccüh etmenin bir mahzuru kalmaz. Fakat senin nazarında fanilerin hala mevcudiyet bulduğu ve sen de onlara değer verir durumda olduğun müddetçe sakın onlara elini uzatma. Hatta o eli öpecek olsalar bile sen de, Allah’a yakınlığın tesiri ile bir dehşet ve hayret duyacak derecede Allah’a yakın olmadıkça konuşmağa hakkın yok. Ne zaman ki dehşet ve hayret duyacak derecede Allah’a yakınlaşırsan, işte o zaman onların senin elini öpmeleri de, sana bir şeyler vermeleri de, sana gelecek bir şeye mani olmaları da, seni övmeleri de, yermeleri de… sana zarar vermez. Onlar ne yaparlarsa yapsınlar, artık sen onlarla değil, Allah ile meşgul olursun…

Tövbe sıhhatli olduğu takdirde iman da sıhhatli olur ve ziyadeleşir. Ehli sünnet nazarında iman ziyadeleşir de, noksanlaşır da. Taat ve ibadetlerle ziyadeleşir; günah ve masiyetlerle de noksanlaşır. Onun için tasavvuf ehli ve Allah Dostları, kalplerine Allah’dan başka şeylerin sevgisini asla sokmazlar. Onların imanı kendilerinin Allah ile sükûnet bulmaları halinde artar; O’nun gayrı şeylerle sükûnet bulmaları halinde ise eksilir, noksanlaşır. O’nlar; ancak Rabb’larına tevekkül ederler, ancak O’nunla emin olurlar, O’nunla kuvvet bulurlar, ancak O’na dayanırlar, O’na güvenirler, ancak ve sadece O’ndan korkarlar. Yine ancak O’na döndürüleceklerdir. Yalnız O’nu tevhid ederler, yalnız ve sadece O’na güvenirler. O’na bir başkasını asla ortak koşmazlar. Bu hususta denemeye tabi tutulurlar. O’nların tevhidi kalplerindedir. İnsanları idare edişleri de zahirleri itibariyledir. Kendilerine karşı herhangi bir cahillik yapıldığı zaman, O’nlar buna karşılık cahillik etmezler, cahilce davranmazlar. İzzet ve Celâl sahibi Allah, O’nlar hakkında şöyle buyurur:

 

“… Kendilerine cahiller cahilce davrandıkları zaman, O’nlar ‘Allah selâmet versin’ deyip geçerler; cahillerle cahillik etmezler,” (Furkan Sûresi, Âyet 63)

Sen; cahillerin cahilce davranışları, tabiatlarının, nefslerinin ve hevai duygu ve arzularının yersiz ve manasız heyecanları ve feveranları karşısında sükût etmeli ve mülayim - yumuşak davranmalısın. Fakat cahiller, yani kendini bilmezler, İzzet ve Celâl sahibi Hakk’a karşı açıktan açığa bir masiyet - günah işledikleri zaman sükût etmek caiz değildir. Çünkü böyle bir durumda sükût edip ses çıkarmamak haramdır. Böyle durumlarda konuşmak ibadettir; sükût etmek ise günahtır, masiyettir. İyiliği emredip kötülüğü men etmeye gücün yeterse hemen yap. Asla kusur etme. Zira bu, yani iyiliği emredip kötülüğü men etmek (emr-i bil’maruf, nehy-i anil-münker), senin yüzüne açılmış bir hayır kapısıdır. O halde, hemen o kapıdan girmekte acele et…

İsa A.S. dağ meyvelerinden yer, birikintilerden su içer, mağaralarda ve harabelerde barınırdı. Uyumak üzere yattığı zaman da başını ya bir taşa koyar veya kollarını yastık yapardı. Burada esas olan Allah’dan başka hiç bir şeye gönül bağlamamak, hiç bir şeye güvenmemektir. İşte halis mümin böyle yapar. Allah’dan başka hiç bir şeye güvenmez, dayanmaz. İzzet ve Celâl sahibi Rabb’ine bu inanç ve bu şuur içinde kavuşmaya azmeder. Eğer onun dünyada bir kısım kısmetleri bulunuyorsa, bunlar kendisine mutlaka gelir. O nimetlerle onun sadece zahiri hemhal olur. Onları nefsi ile alır. Fakat kalbi, Allah’dan başka hiç bir şeye güvenmemek ve dayanmamak inancı ve azmi içinde olarak hep İzzet ve Celâl sahibi Allah ile beraberdir. Dünyadan kısmetlerini alırken asla değişmez. Zira bir kere zühd kalbe yerleşti mi, dünyalıkların bol bol gelmesi ve kısmetlere nail olması onu değiştirmez. O, ne derece çok dünyalığa sahip bulunursa bulunsun, kalbi daima Allah ile beraberdir…

Eğer mümin dünyayı, ehli dünyayı, dünyevi hevesatı, zevkleri, hevesleri… sevmiş olsaydı bunlara karşı bir an bile sabredemez, gecesinde ve gündüzün de onlarla meşgul olurdu. Yine mümin bunları sevmiş bulunsaydı; kulluk edemez, zahid olamaz, İzzet ve Celâl sahibi Allah’ı zikredemez ve O’na itaatte bulunamazdı. Fakat Allah, bir lütûf olarak ona nefsinin kusurlarını gösterdi. O da bunlara tövbe etti. Geçmiş günlerinde Allah’a karşı işlemiş olduğu bu kusurlarından ötürü nedamet duydu. Yine Allah ona; Kitab (Kur’an), Sünnet (Hadisler, Allah Resul’ünün yaşayışı, ahlâkı) ve şeyhler - mürşidler vasıtasıyla dünyanın kusurlarını ve aşağı yanlarını da gösterdi. Böylece, dünya bahsinde ona zühd ve takvâ geldi. Dünyada zühd ve takvâ sahibi oldu. Öyle ki, her ne zaman dünyanın bir kusuruna nazar etse, Allah ona başka kusurları da gösterir. Bütün bunlardan sonra mümin bilir ve idrak eder ki:

 

- Dünya fanidir; ömrümün sonu pek yakındır. Nimetleri elden gidicidir. Güzelliği değişicidir. Ahlâkı pek kötüdür. Eli boğazlayıcıdır. Sözleri zehirlidir. Çok imtihana tabi tutucudur. Çabuk ve çok boşayıcıdır. Kendisine bir daha dönüş yoktur. Ne aslı vardır, ne de vefâsı. Onda kalmak, su üzerine bina yapmak gibi bir şeydir…

İşte bu sebeplerden dolayıdır ki, mümin onu ne bir karargâh olarak kabul eder, ne de bir ev. Sonra, bir derece terakkî eder, kadri yücelir; Allah sevgisinde ve O’na bağlılıkta sebat ve istikrar kazanır. Böylece, İzzet ve Celâl sahibi Hakk’ı tanır. Daha önceleri dünyayı kalbine karargâh edinmediği gibi, bu safhadan itibaren artık ahireti de karargâh edinmez ve kalbinde ahiret düşüncesine de yer vermez olur. Bilakis, dünyada da ahirette de kalbine karargâh olarak yalnız Allah’ın yakınlığını seçer; yalnız Mevlâ’sının yakınlığını kalbine karargâh edinir. Özü ve kalbi için, Allah’ın yakınlığından bir ev yapar. İşte bu merhaleye eriştiği andan itibaren artık dünyanın imarı ona zarar vermez olur. İsterse dünyalık olarak bin adet ev yapmış ve bunlara sahip bulunmuş olsun. Zira o, bunları kendisi için değil başkaları için yapar. Bunları yapmakla, İzzet ve Celâl sahibi Allah’ın bu husustaki emrine uymuş, O’nun kaza ve kaderine itaat etmiş olur.

Artık bu kimse, halkın hizmetinde olarak ve onlara rahat getirme gayretinde, Allah’ın emrini yerine getirir. Karanlıklar içindeki herşeye, yiyeceklere, ekmeğe… ışık getirir, nur getirir. Fakat kendisi bunlardan bir zerre bile yemez. Onun kendisine mahsus yiyeceği vardır. Bu yiyeceğe ondan başkası ortak olamaz. Böylece o, kendi yiyeceğinin yanında bulunduğu an yer; başkalarının yiyeceği yanında bulunduğu an ise oruçludur, açtır..

Zâhid, yiyeceklere ve içeceklere karşı oruçludur. Ârif ise, tanıdığının gayrine karşı oruçludur. O, açtır; kendi tabibinden başkasının elinden yemez. Ancak kendi tabibinin elinden yer. Onun derdi ayrılıktır, uzak oluştur. Devâsı ise vuslattır, yakın oluştur. Zâhidin orucu yalnız gündüzleyindir; o, yalnız gündüzleyin oruçludur. Ârifin orucu ise hem gündüzleyin, hem de geceleyindir; o hem gündüzleyin oruçludur, hem de geceleyin. O, İzzet ve Celâl sahibi Rabb’ine kavuşmadıkça orucunu yemez. Ârif, bütün devir boyunca oruçludur, dâimi kurbiyet ve yakınlıktadır, hıfz ve himayededir. O, bir devir boyu kalbi ile oruçludur, özü ile kurbiyyette - yakınlıktadır, hıfz ve himayededir. Kendi şifasının, Rabb’ine vuslattan ve O’na yakın bulunmaktan ibaret olduğunu kat’iyetle idrâk etmiştir…

EY OĞUL! Eğer kurtuluş - felâh istersen, fânileri kalbinden çıkar. Onlardan asla korkma. Bir şey de bekleme. Onlarla ünsiyet etme. Onlarla sükûnet bulma. Hepsinden süratle kaç, uzaklaş. Sanki onlar ölüler ve cîfe (necis, leş)lermiş gibi kendilerine soğukluk göster. İşte senin için bu mertebe tahakkuk ettiği zaman, İzzet ve Celâl sahibi Allah’ı zikir anında kalbî itminan husule geldiği gibi, O’ndan başkaları anıldığı anda da onlardan kaçış husule gelir. Allah anıldığı an, kalben sükûnet bulursun. Başkaları anıldığı zaman ise onlara karşı bir ürküntü duyarsın…

 

 

 

 

MUHAMMEDÎ HAKİKAT

 

Allah, sana sevdiği ve hoşlandığı işlerde başarı ihsan eylesin.

Söylediklerimi belle ve anla…

Allahu Teala, cemâli nurundan ilk defa MUHAMMED’in (s.a.v.) nurunu yarattı. Bunu Allahu Teala bir Kudsî Hadisinde şöyle açıklar:

“MUHAMMED’in (s.a.v.) ruhunu yüzümün nurundan yarattım.”

Bu durumu, Peygamber Efendimiz de şöyle beyan etmektedir:

“Allah, önce ruhumu yarattı. Allah, önce nurumu yarattı. Allah, önce kalemi yarattı. Allah, önce aklı yarattı.”

Bunların hepsinden bir tek şey murad edilmektedir: HAKİKAT-I MUHAMMEDİYE… Yani Hz. Muhammed’in (s.a.v.) gerçek yönü… Hal böyle iken O’na bazı adlar takıldı.

NUR dendi. Çünkü O, Celal sıfatı altında saklı zulümattan yana saftır. Bunu Hak Teala haber verdi:

“Allah tarafından size NUR, her şeyi açık anlatan Kitab geldi,”(Yunus, 57).

AKIL dendi. Çünkü her şeyi idrak ederdi.

KALEM dendi. Çünkü ilim O’nunla yayıldı. Sonra ilmi, hurufat âlemine dökmeye de âmil olmuştur.

RUH-U MUHAMMEDÎ, olanların özü, kâinatın evveli ve aslıdır. Buna işareten Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurur:

“Ben Allah’tan; müminler de Ben’den…”

Allahu Teala, lâhut âleminde ve hakiki Ahsen-i Takvîm’de; bütün ruhları O’nun ruhundan yarattı.

O, yukarıda bahsedilen âlemde, bütün insanlığın adıdır. O, vatan-ı aslîdir.

Bu yaratılıştan dört bin yıl sonra, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) göz nurundan arşı yarattı. Kâinatın kalan kısmını da arştan yarattı. Ondan da kâinatı…

Sonra.. yaratılan ruhları, kâinatın en aşağı derekesine indirdi. Yani bu cesetler âlemine demek istiyorum.

“Sonra, onu aşağıların en aşağısına gönderdik…” (Tîn, 5).

Yani, o nuru; ilk önce Lâhût âleminden ceberût âlemine gönderdi. O nurdan olan ruhlara, iki harem arasında ceberût nurundan kisveler giydirdi. Buna Sultanî Ruh tabir edilir. Sonra bu kisve melekût âlemine saldı. Orada da melekût nurundan kisve giydirdi; buna da Ruhanî Ruh tabir edilir.

Sonra mülk âlemine gönderdi. Mülk kisvesine bürüdü; buna da Cismanî Ruh tabir edilir.

Sonra.. bundan cesetleri yarattı. Bu değişik halleri şu Âyet-i Kerime haber verir:

“Sizi O’ndan yarattık, O’na iade edeceğiz; ikinci bir sefer yine O’ndan çıkaracağız,” (Taha, 55).

Bu hallerden sonra; Allahu Teala o ruhlara, bu cisme girmeleri için emir verdi; onlar da Allah’ın emriyle girdiler. Bunu da şu Âyet-i Kerime haber vermektedir:

“Ona ruhumdan üfledim,” (Sad, 72).

Zaman oldu; o ruhlar bu cesetle ilgisini artırdı. Bu yüzden, ahdi unuttular. Halbuki, Allahu Teala onları yarattığında:

“Sizin Rabbiniz değil miyim?” buyurdu. Onlar da:

“Evet..” cevabını verdiler… İşte bu sözü unuttular. Aslî vatana dönemediler.

Fakat.. Rahman, yani varlığın yardım kaynağı, onlara acıdı. Bu sebeple semavî kitaplar saldı. Bunlarla aslî vatanı hatırlatmak istedi. Bu manaya da şu Âyet-i Kerîme işaret eder:

“Onlara Allah’ın günlerini hatırlat,” (İbrahim, 5). Yani: Ruhlarla geçen, o visal günlerini hatırlat.

 

***

 

Bu âleme pek çok enbiya geldi ve devresini tamamlayıp göçüp gitti. Hepsinin gayesi bu durumu anlatmak ve halkı ayıktırmaktı. Fakat O’nu anan, O’na yönelen, o âleme iştiyak duyan ve o âleme vasıl olan zamanla azaldı.

Nübüvvet; BÜYÜK MUHAMMEDÎ RUH’a varıncaya kadar devam etti. O, risaletin sonuncusu idi.

Allahu Teala basiretlerini açmak için O’nu bu gafil insanlara gönderdi. Gaye, onları gaflet uykusundan uyarmak; visaline, ezelî cemaline ermeye, yani Allah’ın Zat’ına davet idi.

Peygamber (s.a.v.) Efendimizin yolunu tayin için bildirilen şu Âyet-i Kerime bu duruma işaret eder:

“Söyle: Yolum basiret üzerinedir. Ben ve bana uyanları, aynı yola davet ederiz,” (Yusuf, 108).

Peygamber (s.a.v.) Efendimizin de şu Hadis-i Şerifi, aynı şekilde bizi asıl gayeyi anlatır:

“Ashabım gökteki yıldızlara benzer, hangisine uyarsanız, doğruyu bulursunuz…”

Basiret, ruh gözesinden gelir. Evliya için FUAD makamından açılır. Elde ediliş tarzına gelince, zahiri bilgi ile olmaz. Ötelerden, batından coşup gelen ilim lâzım… Şu Âyet-i Kerime bizi, işin özüne iletir:

“O’na canibimizden -ötelerden- ilim vermiştik,” (Kehf, 65).

İnsana gereken, basiret sahiplerini bularak, telkin yolu ile onlardan birşeyler almaktır.. O telkini yapan zat, velî, mürşid ve lâhut âleminden haber veren olmalı…

 

***

 

Kardeşler!.. Ayılınız. Tövbe yolu ile Rabbinizden marifet talebinde bulununuz. Bunun için koşunuz. Bunu Allahu Teala şu Âyet-i Kerime ile haber verir:

“Rabbinizden gelen bağış için; keza, arzı, yer gök arası kadar olan cennet için de konuşunuz… Ki O, ittikâ sahiplerine hazırlandı…” (Âl-i İmran, 133).

Yola giriniz. Şu ruhanî kafilelerle Rabbinize dönünüz. Yakında yol kesilecek.. O âleme gidiş için arkadaş bulunmayacak.. Biz, bu harap dünyaya, oturmaya gelmedik. Yemek, içmek ve nefsin ihtiyaçlarını tatmin için de gönderilmedik…

Peygamberimiz (s.a.v.) sizi gözetmekte ve halinize bakıp üzülmektedir.. Ki bunu şu Hadis-i Şerif bize anlatıyor:

“Üzüntüm, âhir zamanda gelecek ümmetim içindir.”

Bize gelen iki şekil üzeredir: Zâhir ve Bâtın… Yani, şeriat yolu ve marifet.

Allahu Teala, şeriatla dış âlemimizin düzenini, marifetle de iç âlemimizin düzenini emreder. Her ikisinin birleşiminden ise hakikat peyda olur. Bu sözümüze, ağaçla yaprağı misal getirebiliriz; bundan sonra, meyve hasıl olur. Şu Âyet-i Kerime, anlatmak istediğimiz manaya işaret eder:

“İki deniz yürür, karşılaşır; hatta mahcuplara göre birleşir, fakat aralarında berzah -İnsan-ı Kâmil- vardır, şaşmazlar,” (Rahman, 20).

Her iki mana birden alınmalı. Aksi halde, yani yalnız zahirî bilgi ile hakikat elde edilemez. Esas gayeye varılamaz. İbadetin tam olması için, biri değil; ikisi lâzımdır. Yani şeriat ve marifet. Allahu Teala bu manayı şu Âyet-i Kerime ile işaret eder:

“Ben, cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etmeleri için yarattım,” (Zâriyat, 56).

Yani, Zat’ıma karşı irfan sahibi olalar diye… Her kim ki, O’na karşı irfan duygusuna sahip olmaz; nice ibadet edebilir?

Marifet, nefsin kara perdesini kalp aynasından açmak ve onu temizlemekle hasıl olur. O zaman Cemâl-i İlâhî’nin gizli hazinesi gözükmeye başlar. Ki bu, kalp sırrının özünde gözükür. Allahu Teala bir Kudsî Hadis’de şöyle buyurur:

“Gizli bir hazine idim. Zat’ıma irfan duygusu taşınmasını istedim. Halkı bunun için yarattım.”

Bundan anlaşılıyor ki, Allahu Teala insanı marifeti için yarattı. Marifet, yani irfan sahibi olmak, iki şekilde anlatılır: Biri Allah’ın Zat’ına; öbürü de sıfatına karşı irfan duygusuna sahip olmak…

Allahu Teala’nın sıfatına karşı ârif olmakta, dünya ve ahirette cismin alacağı tad vardır. Ama O’nun Zat’ına karşı irfan duygusunda, öbür âlemde mukaddes ruhun alacağı haz vardır. Bir Âyet-i Kerimede şöyle buyuruldu:

“Biz onu kudsî ruhla teyid ettik,” (Bakara, 87).

Allahu Teala’nın Zat’ına karşı irfan duygusu taşıyanlar, kudsî ruhla kuvvet bulmuşlardır. Anlatılan bu iki marifet, ancak iki yönlü ilimle meydana gelir; zahirî ilim, bir de batınî ilim. Anlattığımız işlerin olması bu iki ilme bağlıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu iki ilmi anlatırken şöyle buyurdu:

“İlim, ikiye ayrılır: Biri dilde olur ki, bu Allah’ın kulları üzerindeki hüccetidir; bir de kalbte olan ilim var ki; gayelere varmak için faydalı olan da budur.”

 

***

 

İnsan, önce şer’î bilgilere muhtaçtır. Bu ilimle, sıfatlar âleminde Hak Teala’nın Zat’ına ait bilgiler tahsil edilir. Bundan sonradır ki, batın ilmine sıra gelir. Bu ilimle de marifet âleminde Hakka irfanın tam kendisi elde edilir.

Buna erebilmek için, dinin emirlerine uymayan işleri bırakmak gerekir. Hatta, tarikat âdâbına uymayan hataları da bırakmak icab eder. Bu anlatılan halin oluşması için de, nefse ve ruha ağır ve güç gelen vazifeleri yaptırmalı. Bunlar yapılırken yalnız Hakk’ın rızası gözetilmeli. Görsünler veya işitsinler için iş yapılmamalı. Allahu Teala anlattığımız hale şu Âyet-i Kerime ile işaret eder:

“Her kim, yaratanına kavuşmayı diliyorsa yarar iş görsün; yaratanına yaptığı ibadete, kimseyi ortak etmesin,” (Kehf, 110).

Marifet âlemi şeklinde tabir edilen âlem, LÂHUT âlemidir. Orası ise, aslî vatandır, ki yukarda anlatılan kudsî ruhun yaratıldığı âlemdir. Hakiki insanlık oradadır, ki o hakikat kalbin özüne emanet olarak kondu. Onun varlığı tövbe ve telkinle meydana çıkar. Ve “LÂ İLÂHE İLLALLAH” Kelime-i Tevhîdine devamla kendini açığa vurur.

Kelime-i tevhide önce dille devam edilir. Kalb hayatı bulununca da, kalb ile söylenir.

Tasavvuf ehli, kudsî mana hallerine, TIFL -çocuk- adını taktılar. Ona TIFL denmesi, bazı sebeplerden ileri gelmiştir. Şöyle ki:

1. O hal kalbden doğar ve orada terbiye görür, büyür. Aynen, annenin yavrusunu doğurması, büyütmesi gibi.

2. İlim tahsili, çok kere yavrulara hastır. Marifet ilmi ise, o kalbin yavrusuna talim edilir.

3. Çocuk, zahirdeki günah kirlerinden temizdir. O kalbin yavrusu ise, şirk, gaflet ve cismanî hatalardan uzaktır.

4. Bahsedilen temiz suret, çocuklarda daha çok görülür. Bundandır ki, çok kere mana âlemlerine dair temiz hal, melâike suretinde görülür.

5. Yapılan amellerden sonra, cennete girilir, sonra onları Allahu Teala TIFL’larla, yani yavrularla mükâfata erdireceğini anlatır.

İşte.. bu manaya işaret eden iki Âyet-i Kerime:

“Onların çevresinde daima yavrular döner,” (Vâkıa, 17).

“Onlar için hazır bekleyen gılmanlar -çocuklar-, hazineler de saklı inciler gibidir,” (Tur, 24).

6. TIFL -çocuk- isminin ona takılmasındaki bir başka sebep ise, letafet ve nezafet halidir.

7. Sonra, ona verilen bu isim mecaz yolu iledir. Çünkü o, bedenle ilgilidir.Beşer suretine bürünmüştür. Çünkü onunla alakası vardır. Sonra, onun melâheti de bu ismi almasına sebep olmuştur. Sonra o, beşerin rengini de değiştirmiştir. Onun bidayetine nazar edilirse, bu hal daha iyi sezilir. Çünkü o, hakiki insandır. Çünkü Hak Teala’ya nisbeti vardır.

O insanlığın hakiki yönü, öyle bir şeydir ki, ona göre ne cisim, ne cismanî olmak var..

O’nun varlığı, Hakk’ın Zat’ına karşı bir mahrem teşkil etmez. Bunu Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’in şu Hadis-i Şerifi anlatır:

“Allah ile öyle bir zamanım olur ki; o anda araya ne Melek-ül Mukarreb -Hakk’a yakın Melek-, ne de Nebî Mürsel -bir peygamber- girebilir.”

Hadis-i Şerifte bahsi geçen mürsel peygamber, Efendimizin (s.a.v.) beşerî yönüdür. Yakın Melek -Mukarreb Melek- ise, ceberût nurundan yaratılan Peygamber Efendimizin (s.a.v.) ruhanî durumudur ki; oraya melek için giriş yoktur. Lâhut nuru da oraya giremez. O âlemi anlatırken Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir Hadis-i Şerifinde şöyle buyurur:

“Allah’ın bir cenneti vardır; orada köşkler olmaz. Bal lafı edilmez. Süt bulunmaz. Orada yalnız ilahî yüze nazar kılınır.”

Bu durumu şu Âyet-i Kerime teyid eder:

“Yüzler vardır, tazedir, parlar o günde…” (Kıyamet, 22).

Bir Hadis-i Şerif de, bu hali başka yönden teyid eder:

“Rabbinizi seyre dalacak, mehtaba bakar gibi bakacaksınız.”

O öyle bir âlemdir ki, oraya melek veya cismiyet uğrayacak olsa derhal yanar. Burada bir Kudsî Hadis bu konuyu şöyle izah etmektedir:

“Şayet, Celâl yüzümden perdeyi aralayacak olsaydım, gözümün aldığı her yer yanardı.”

Keza, Cibril’in de bu hususta peygamberimize bir sözü vardı; onu da zikredelim:

“Bir karınca boyu öteye geçecek olursam derhal yanarım.”

 

 

 

CEMÂL NURLARI

 

 

O, Cemâl ayinesine tecelli etti. Tek tek ve her aynada Habibinin (Sevgilisinin) yüzü göründü.

Sübhan’ın Cemâli her aynada tecelli edince, Hakk’ın kabiliyetler nisbetindeki bu kelimelerinde esma görünür oldu. Yani, O’nun Cemâli her aynada görünür olunca esma ile isimlendirildi ki, bunlar Güneşin ufukta doğduğu yerlerdir.

Güneş, bir Güneştir; fakat sonsuz bir tecelli ufkunun her noktasında mevcuttur. Oysa o noktaların her biri farkın bilinmesi (marifet-i fark) yönüyle doğuş yeri olmasından, sanki Cemâl Nurlarını çeşit çeşit yaptı.

Bu sonsuz doğuş yerlerinde sıfatlarının eserlerini meydana çıkardı.

Bu sıfaatlar, isimler ve eserler Kevn’dir, Âlem’dir; işte o Kevn, Ayn-ı Zat’tır. Zira Allah, Câmi’dir.

Vücud (varlık) sahasında Hak’tan başka bir şey yoktur. Her şey Zat’ın Bir’liğinde (Ahadiyetinde) halk edilmiştir. O’ndan başka işitilen ve işiten yoktur.

Nur, karanlıklar, su ve hava, ateş unsurları ve tüm tabiat O’dur.

Tesir hükmü, kaza emri, Aziz ve Sultan ve mütevazî O’dur.

Sözler ve manâ, makulden görülür ve olacak hepsi O’dur.

O’nun Güneşinin nuru, “halk” namını alan yıldızlardan güzelliğini gösterir. Lakin Güneş daima doğmuş ve asla batmaz iken, yıldızların hükmü sonsuza kadar bakî kalmaz.

Sanki Nefsin, Zat’ından bir nebze çıktığında halk meydana çıktı. Lakin bu, ne senden kesin sûretle ayrıdır, ne de sana kesinlikle bitişiktir.

Halk, kar gibidir. Sen ise o karı meydana getiren, karın vücudu olan su demeksin. Fakat, kar eridi mi hükmü kalkar; suyun hükmü tecelli eder. Emir ise mevcud ve var olandır.

Halk, kar gibidir. Yani bütün mahlûkat varlıklarının görünüşünde vekillerdir, ancak kara benzerler. Ayrı bir varlıkları yoktur; zira karın varlığı, suyun varlığıdır.

Fakat karın erimesiyle hükmü kalkar. Yani kar eriyince, ismi ve hükmü olan temizliğe engel olması kalkar ve su ile temizlenebilir ve abdest alınabilir; çünkü suyun hükmü tecelli etmiştir.

Âlemde çirkinlik görme. Çünkü senin çirkin sandığın çirkinlik değildir; o benzersiz Cemâlin, emsalsiz güzelliğin kemâlini bildirmek için bir güzelliktir.

Sûretler ve şeylerin O’nun güzelliğini perdelemesine izin verme, çünkü her rüyet perdesi arkasından Nur parlar.

Hakk’ın Âdem’i kendi sûreti üzerine halk ettiği açıklaması sana kâfidir. O’nun bu sûretle görünüşünün yüceliğini bilmen için sana yeter.

Eğer Âdem’in yüzü, Zat Nur’unun incisi olmasaydı, hiç melekler ona alçak gönüllülükle secde ederler miydi ?

Eğer iblisin gözleri Âdem’in hakikatini görebilseydi, yani onda görünür olan esrar ve hayret verici güzelliği görebilseydi, asla isyan etmez ve yalnız itaatte kalırdı.

Şimdi eğer sen huşû sahibi isen, ağyar (ötekiler) kaydını adil tenzih ile gönülden çıkar ve tevhid deryasına dal.

Mutlak tenzihten sakın, çünkü mutlak tenzih seni sınırlar ve hakikate vasıl olmana engel olur. Mutlak teşbihten sakın, çünkü mutlak teşbih de aldatır, hakikatten uzaklaştırır.

O’nu, Hakk’ın Cemâlini tenzih sırasında teşbih et. Fakat teşbih ederken O’nu hakikatinin idrakine engel olan şeylerden tenzih eyle.

Hakk’ın güzel rüyetiyle Zat’tan perdeli ve gafil olma. Çünkü Zat, yani Zat’ın aynası sensin. Çünkü Hakk’ın sıfatı, Zati bütün tecellilerine görünüş yeri olan sensin. Sıfatlar ve fiillleri, zatında cem eden yine sensin.

Tevhidin bu halinde, şu kısmında delil isteme… Zira bu vakalar akıl kitabının ötesindedir.

 

 

 

 

GAVS-I Â’ZAM (K.S.) HAZRETLERİNİN AKİDESİ

 

 

Hamd O Allah’a ki, nicelik ve niteliği O nitelemiş ve Kendisi nicelik ve nitelikten pak ve münezzeh kalmıştır. Zaman ve mekânı O yaratıp meydana getirmiş ve Kendisi zaman ve mekan kaydından pak kalıp izzet ve şerefini korumuştur. (İlmiyle, kudretiyle, rahmet ve inayetiyle) her şeyde mevcud olmuş ve fakat zarfiyetten münezzeh ve mukaddes kalmıştır. Her şeyin yanında hazır olmuş ve fakat bir şeyin yanında mekan tutmaktan çok yüce kalmıştır.

“Allah nerededir?” dersen O’nu mekanla talep etmiş olursun. “Allah nasıldır ve nicedir?” dersen O’nu nitelik ve nicelikle talep etmiş olursun. O’nun hakkında “Ne zaman?” dersen O’nu zaman kavramıyla kayıtlamış olursun! O’nun hakkında “Değil” tabirini kulllanırsan, O’nu varoluşluktan ta’til etmiş olursun. O’nun hakkında “Niçin” tabirini kullanacak olursan, melekûtiyet konusunda O’nunla çatışmış olursun. O’nu tenzih ederiz; öncelik O’na hastır, hiçbirşey O’nun önüne geçemez. Sonralık da O’na hastır; sonralığa ilhak edilemez. Benzerlikle kıyas olunmaz; hiçbir şekil yakınlığıyla nitelenemez. Eşlik ve çift’likle vasıflanmaz ve ayıplanmaz. Cisimlikle tanımlanmaz. O’nu tenzih ederiz, O’nun şanı yücedir; eğer O, bir şahıs olmuş olsaydı, kemiyeti bilinmiş olurdu. Cisim olmuş olsaydı, bir takım organlardan meydana gelmiş olurdu.

Putperestleri reddederek deriz ki: Allah Bir’dir; hiçbir şeye muhtaç değildir; bütün eşya O’na muhtaç bulunuyor, çünkü O SAMED’dir. O’nun dengi ve benzeri yoktur; O’na benzerlik koşanları reddederiz. Gizli, açık, karada, denizde, hayır olsun şer olsun hiçbir şey O’nun iradesi dışında hareket edemez, herşey O’nun yüksek iradesiyle hareket eder. Böylece Kaderiye Mezhebi mensuplarını reddediyoruz! O’nun yüksek kudreti hiçbir şeye benzemez; hikmetine bir son ve sınır olmaz; böylece Hüzeliy Mezhebi mensuplarını reddediyoruz. O’nun koymuş olduğu hukuk vacibdir. Delil ve hücceti doruğuna yükselmiştir. Hiç kimsenin O’nun üzerinde bir hakkı yoktur. Bu bakımdan hiç kimse O’ndan bir hak iddia edemez. Bununla Nezzamiyye Mezhebi mensuplarını reddediyoruz.

Allah ÂDİL’dir, hükümlerinde asla zulmetmez. SÂDIK’tır, haber verdiği hiçbir şeyde döneklik yapmaz. Öncesi olmayan bir söz ile konuşucudur. O’nun sözünün başka hiçbir yaratıcısı yoktur. KUR’AN’ı indirip en güzel konuşanları acze düşürmüş ve böylece Muradiye Mezhebinin hüccetlerini çürüğe çıkarmıştır. Rabbimiz ayıpları gizler; günahları bağışlar, tevbe edenlerin tevbesini kabul buyurur. Bir kişi günahına dönecek olursa, geçmişteki günahları (eğer tevbe edip bağışlanmışsa) tekrar dönmez. O, bağışladığı şeyi geri döndürmekten münezzehtir; haksızlık ve zulümden uzak, her türlü adaletsizlikten mukaddestir.

Biz inanıyoruz ki; ALLAH, mü’minlerin kalblerini biraraya getirip uyumlu kılmıştır. Kafirleri de sapıklıklarıyla başbaşa bırakıp aklı selim ve iradenin kapısını açık bırakmıştır. Bununla Hişamiyye Mezhebini reddediyoruz. Biz tasdik ediyoruz ki; bu ümmetin fasıkları, Yahudi, Hristiyan ve ateşperestlerden hayırlıdır. Bununla da Caferiye Mezhebini reddediyoruz. Ve biz ikrar ediyoruz ki O, hem Kendini hem başkasını görüyor ve O sesi duyuyor. En gizli hal ve düşünceleri görüyor, bununla Kabiyye Mezhebini reddediyoruz. Halkı (yaratıkları) en güzel fıtrat üzere yaratmıştır. Onları kabir çukurunun karanlığına birer fani olarak çevirmiş ve ilk yarattığı gibi onları tekrar diriltip hayata döndürecektir. Bununla Derhiyye Mezhebini reddediyoruz.

Hesap günü insanları ve diğer canlıları bir araya toplayacağı gün, dostlarına (Rahmet ve mağfiretle) tecelli eder. Dostları da O’nu dolunayı görür gibi görürler. O, o gün perde gerisinde kalmayacak. Mutezile’den rü’yeti inkar edenleri reddediyoruz.

O nasıl olur da dostlarına görünmez, perde gerisinde durup onları hesap alanında bekletir? Bu hususta O’nun Kadim ve ezeli va’dleri vardır. Va’dlerini mutlaka yerine getiricidir.

“Ey it’minane ermiş ruh, dön Rabbine, sen O’ndan razı, O senden razı olarak; haydi gir kullarımın içine, gir cennetime!”.

Sen cennetlerden huri nimetiyle hoşnut olacağını mı zannediyorsun? Cennet bahçelerinde sündüsten yapılmış bir giysiye kanaat getireceğini mi sanıyorsun? Mecnun Leylasız nasıl ferah bulup huzura kavuşabilir? Amber kokusunu almadan O’nu sevenler nasıl eğlenip rahat edebilirler? Bir takım cesedler ki, Ubudiyyet tahkikinde erimişlerdir. ALLAH katında yer almakla nasıl nimetlenmiş olmazlar? Karanlık gecelerde uykusuz kalmış bir takım gözler Allah ile ünsiyet müşahedesine erişince nasıl lezzet almazlar? Bir takım gönüller ki, sevgi sütleriyle gıdalanmışlar, nasıl olur da Rabbani şerbetle sulanmazlar? Bir takım ruh’lar ki, beden şehrinde hapsedilmişlerdir; nasıl olur da Kudsi bahçelerde gezip tozmazlar? Oranın yüce yerlerinde eğlenmezler. Oranın susuzluğu giderici sularından içmezler?

O günü nasıl tasvir edelim, aşırı derecede olan aşk ve şevki nasıl anlatalım? Aşıklar hakimi o gün arz-ı endam edecek, açıktan Kendini gösterecek ve bu davayı o halledip hükme bağlayacaktır.

O gün Mevlasının hitabına mazhar olan, tahıyyat ile söze başlayacak; Mevlâsı da onu cenneti Adn’e buyur edecek. Ama birtakım kimseler cennete girmek istemeyecek, Rablerinden başkasına bakmayacaklarına and verecekler ve O’ndan başkasına niyet bağlamayacaklar; Varlık âleminden hiçbirşeye razı olmayacaklar; Hem onların arzuları aşağı nesneler de olmayacak. Onlar hayatın lezzetinden ancak, övgüdeğer vuslatın hazzını almak için hicret etmişlerdi. Bu yüzden onlara ebedi rahatın kadehini sunucular şerbetler sunacak, öyle şerbetler ki hem katıksızdır, hem de yumuşak. Buna hasret olanlar üzerinde çevrilip açıktan açığa takdim edilince, sabah akşam onları çepeçevre kuşatınca, onların şadilik ve iştiyaklarını arttıracak, göz ve gönül doldurucu nurlarına doğru heveslerini çekecek. RABBİM senin HAK ismine and olsun ki Senin cemalini görmeyen bir göz her halde şaki’dir (bedbahttır). RABBİM kendi güzelliğinle Sen bütün aşıkları öldürdün. Sana olan gönül arzusu hakkı için Senin emrin altında bulunanlara merhamet ve şefkat et! Öyle gönüller ki, şevk ve istekle Sana yönelip eriyorlar. Sana olan aşkları sebebiyle onlarda bir bakiye kalmadı.

Şüphesiz ki RABBİM ben Senin aşkından yana bir vasiyet üzere bulunuyorum; Sana kavuştuğum gün asla umutsuzluktan endişe etmiyorum. YA İLAHİ! Senin atifetlerin hatalarımızı silsin! Red nasıl olabilir kardeşlerim? Seher vakitlerinde Rabbani anlar ve dakikalar vardır. Semavi işaretler, melekler âleminden nefhalar vardır!

Bu mesele ve önermenin doğruluğuna delil, kuşların ağaçlar üzerinde davudi nağmelerle ötmeleridir. Ayrıca bağ, bahçe aralarında kıvrıla kıvrıla akan suların çağlayan sesleri, esen rüzgarların dokunup raksettirdiği ağaç dallarının sündüs giysilere bürünerek çıkardığı gönül çekici nağmeleri de buna delildir.

Çünkü bunların, evet bu saydıklarımızın hepsi ALLAH’ın birliğini dile getirip ifade etmektedirler.

Haberiniz olsun ey muhabbet ehli! Şüphesiz ki Cenab-ı HAK seher vakti tecelli ederek şöyle seslenir: “Tevbe eden kimse var mıdır, onun tevbesini kabul edeyim; günahının bağışlanmasını arzu eden bir kimse var mıdır, onun bütün günahlarını bağışlayayım. Benden bir bağış isteyen var mıdır, ona nimet ve bağışlarımı bolca vereyim!”

Uyanık olun ki, ruh’lar kir ve pastan arınıp sâfileşince, olanca güzelliğiyle ışık saçar, aydınlık verir; bir nice hallerde başına gelen dert ve musibetler eşit bir doğrultuda ona çok kolay gelir. Hiç şüphe yok ki, o ruhların gözlerinden akan yaşların kokusu, manevi ufuklarda misk kokusu neşreder. Onlar (fena âleminde) bir takım ayrılıkların hasretine sabrettikleri için, yüksek mertebelerdeki vuslata hak kazanmışlardır. Yine onların sözlerinin ve haberlerinin sıhhati dostlar tabakasında senet ve rivayet kabul edilir. Onlar sualsiz uçup gittiler; ihtiyaçları yerine getirilir. Sevgi hediyesi, apaçık sabahlamıştır. Artık onun için güzel kafiyeler neredesiniz? Onların akidesi, Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli Mezheplerinin usulü üzere idi.

Allah bizi ve sizi dinde ayrılık getirip parçalanan, dağılan kimselerden korusun; ayrılığa düşenler, okun hedefi delip geçtiği gibi dinden öylece gelip geçtiler; üzerlerinde hiçbir eser görünmemektedir. Cenâb-ı HAK beni de, sizi de kendilerine cennette yüksek menziller verilen, altlarında ve üstlerinde ilahi feyzlerin eserleri görülen kullarından eylesin!

ALLAHIM, Rahmet ve atıfetini, halkın en şereflisi MUHAMMED’e ve O’nun hanedan ve arkadaşlarına indir! Onları saygı ve ta’zimin en şereflisine has kıl! Onları çokça ve ebediyen, ardarda, yeni yeni esenliğe her sabah ve her akşam mazhar eyle! Amin! Amin!.

 

 

 

SIRLARIN SIRRI

 

 

Yaratılışın Başlangıcı

Allahu Teala, cemâlinin nurundan ilk önce Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem’in nurunu yarattı. Bu, bir hadis-i kudsi’de şöyle bildirilmiştir:

“Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem’i yüzümün nurundan halk ettim.”

Bu durumu, Peygamber Efendimiz de şöyle beyan etmektedir:

“Allah, önce ruhumu yarattı... Allah, önce nurumu yarattı... Allah, önce Kalem’i yarattı... Allah, önce Aklı yarattı...”

Bunların hepsinden tek şey murad edilmektedir: Hakikat-i Muhammediye, yani Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem’in gerçeği. Durum böyle olunca, ona birtakım adlar takıldı.

Nur (ışık) dendi. Çünkü o, celâl sıfatı altında saklı karanlıklardan saftır. Bunu Hak Teala haber verdi: “Allah tarafından size Nur, her şeyi açık anlatan kitap geldi,” (Maide, 5:15).

Akıl dendi. Çünkü her şeyi idrak ederdi.

Kalem dendi. Çünkü ilim onunla yayıldı.

Ruh-u Muhammedî, olanların özü, kainatın öncesi ve aslıdır. Bunu Peygamber Efendimiz şöyle anlatır: “Ben Allah’tanım, müminler de bendendir.”

 

Şeriat Ağacı

Peygamber Efendimiz buyurmuşlardır ki: “Şeriat bir ağaçtır. Tarikat onun dalları, marifet yaprakları, hakikat ise meyvesidir. Kur’an’a gelince, gerek tevil (iç yorum), gerekse tefsir (dış yorum) bakımından hepsini içerir.”

Tefsir avam (çoğunluk) için, tevil ise havas (seçkin) kullara özgüdür.

Bize gelen, iki ana şekil üzeredir: Zahir (dış), bâtın (iç). Yani, şeriat yolu ve marifet.

Cenab-ı Hak, şeriatla dış dünyamızın düzenini, marifetle de iç dünyamızın düzenini emreder. Her ikisinin birleşiminden ise, hakikat doğar. Bu sözümüze, ağaçla yaprağı örnek getirebiliriz. Bundan sonra, meyve oluşur.

Şu ayet, anlatmak istediğimiz şeye işaret eder: “İki deniz yürür, karşılaşır; fakat aralarında berzah (İnsan-ı Kâmil) vardır, aşamazlar,” (Rahman, 55:20).

Her iki mânâ birden alınmalıdır. Aksi halde, yani yalnız zahirî bilgi ile hakikat elde edilemez. Esas hedefe varılamaz. İbadetin tam olması için, şeriat ve marifetin ikisi birden gereklidir.

İnsan, önce şer’i (şeriata ait) bilgilere muhtaçtır. Bu ilimle, sıfatlar âleminde Hakk’ın zatına ait bilgiler elde edilir. Bundan sonradır ki, bâtın ilmine sıra gelir. Bu ilimle de, marifet âleminde Hakk’a irfanın ta kendisi elde edilir.

 

Marifet

Marifet, nefsin kara perdesini kalp aynasından açmak ve onu temizlemekle hasıl olur. O zaman Allah’ın cemâlinin gizli hazinesi gözükmeye başlar, kalp sırrının özünde gözükür.

Allahu Teala, bir kudsi hadiste şöyle buyuruyor: “Ben, gizli bir hazine idim. Zatıma irfan duygusu taşınmasını istedim. Halkı, bunun için yarattım.”

Bundan anlaşılıyor ki Allah insanı, marifeti (bilinmekliği) için yarattı.

Marifet, yani irfan sahibi olmak, iki şekilde anlatılır: Biri Allah’ın zatına, öbürü de sıfatına karşı irfan sahibi olmak.

Allah’ın sıfatına karşı arif olmada, dünya ve ahirette cismin alacağı tad vardır. Ama onun zatına karşı irfan duygusunda, öbür âlemde mukaddes ruhun alacağı haz vardır. Ayet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: “Biz onu kudsi ruhla teyid ettik,” (Bakara, 2:87). Allah’ın zatına karşı irfan duygusu taşıyanlar, kutsal ruh’la kuvvet bulmuşlardır. Anlatılan bu marifet, ancak iki yönlü ilimle meydana gelir. Zahirî ilim, bir de bâtınî ilim. Anlatılanların gerçekleşmesi, bu iki ilme bağlıdır.

Peygamber Efendimiz, bu iki ilmi anlatırken şöyle buyurmuştur: “İlim, ikiye ayrılır. Biri dilde olur ki bu, Allah’ın kulları üzerindeki delilidir. Bir de kalpte olan ilim vardır ki, amaçların hasıl olması için, yararlı olan da budur.”

 

Zikir

Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: “Zikirlerin en değerlisi, ben ve benden önce gelen peygamberlerin yaptığı Lâ ilâhe illallah’tır.”

Zikir ilk defa dilden olur. Buradan nefse geçer. Sonra sırasıyla Kalp, Ruh, Sır, Hafi, Ahfa çizgisini izler.

Dilden edilen zikir, kalpten yapılana benzer. Dilden zikir ediliyorsa, Allah kalben unutulmamış demektir.

Nefsten, yani içten yapılan zikirde, harf olmaz, ses işitilmez. İçten bir hareket ve duygu ile olur.

Kalbin zikri, kendi özünde celâl ve cemâl sıfatının tecellisini duymaktır.

Ruhla yapılan zikrin sonucu, celâl ve cemâl sıfatının nurani tecellisine ermektir.

Sır âleminden yapılan zikir, ilâhi sırların murakabesine götürür.

Hafi (Gizli) zikir, güçlü padişahın katında, doğruluk otağında olan, Ahadiyet zatından parlayan nurları görmeye götürür.

Ahfa (Gizlinin Gizlisi) adı verilen zikre gelince, o da Hakke’l Yakîn makamının gerçeğine ermeyi sağlar.

Bu Hafiyü’l Ahfa denilen halden, Allahu Teala’dan başkası haberdar olamaz. Ayette bu şöyle belirtilmiştir: “Sırrı ve en gizliyi (ahfa) muhakkak O bilir,” (Ta-Ha, 20:7).

Yukarıda anlatılan zikirlerden sonra, bir başka ruh oluşur. Bu, yolun sonuna doğrudur. Bu ruh, bütün ruhlardan daha inceliklidir ve ona Tıfl-ı Mâni denir. “O, ruhu, emri olarak kullarından dilediği kimsenin kalbine yerleştirir,” şeklindeki ayet, bunu ifade eder. Bu ruh, kudret âleminde durur. Müşahede âleminde yer tutar. Hakikat âleminin malıdır.

Hakkını vererek yapılan zikir, kalplere nurlarını yerleştirir. Zikredenlerin kalpleri, o nurlarla hayata kavuşur. Allah, onların kazandığı sonsuz hayatı anlatırken şöyle buyurmuştur:

“Onlar, ilk ölümden sonra hiçbir ölüm tatmazlar,” (Duhan, 44:56).

 

Rüyetullah

Rüyetullah (Allah’ı görmek), ilâhi sıfatları görmektir. Bu görüş iki çeşittir: Biri, öbür dünyada vasıtasız olarak Cemâl sıfatının tecellisini görmek, diğeri de bu dünyada kalp aynası aracılığı ile ilâhi sıfatların tecellisine ermek. Bu sıfatlar, “Kalp (Fuad) gördüğünü yalanlamadı,” (Necm, 53:11) ayetinde bildirildiği üzere, kalp (fuad) gözüyle görülür. Bu konuda, şu hadis-i şerifi de anmakta yarar vardır: “Mümin, Mümin’in aynasıdır.” Burada birinci mümin, inanan kulun kalbi olup, ikincisi Cenab-ı Hakk’ın isimlerindendir. Her kim bu âlemde sıfat tecellisine ererse, öbür âlemde şekilsiz olarak zatını görür.

Bu anlatılanlar, Allah’ın sevgili kulları tarafından doğrulanmıştır. Peygamber Efendimiz şöyle buyururlar:

“Rabbimi, Rabbimle anladım.”

Hz. Ömer şöyle der:

“Kalbim Rabbimi, Rabbimin nuru ile gördü.”

Hz. Ebubekir şöyle der:

“Ben hiçbir şey görmedim ki, Allah’ı onda görmüş olmayayım.”

Hz. Ali şöyle der:

“Ben, görmediğim Allah’a ibadet etmem.”

Bütün bu sözler, ilâhi sıfatların gözlemini anlatır. Çünkü bir kimse, pencereye düşen güneşin ışığını görse ve “Güneşi gördüm” dese, yalan olmaz.

 

Namaz

Ayette, “Namazlara devam edin, özellikle orta namaza,” (Bakara, 2:238) buyurulmuştur. Namazın tarikatteki anlamı, Kalbin, sonsuz huzurda kalmasını temindir. Ayette geçen ‘orta namaz’, anlatmak istediğimizin ta kendisidir, çünkü bu, kalp namazıdır. Zira kalp, bedenin tam ortasındadır. En önemli iş, kalp namazıdır. Bir kimse namazdayken kalbini asıl namazdan gafil tutarsa, öbür namazı da fesada uğrar. “Namaz ancak kalp huzuru ile olur,” hadisi, buna işarettir.

Kalp asıldır; geri kalan ona uyar. Bunu, şu hadis-i şerif açıklar: “İnsanın bedeninde bir et parçası bulunur. O iyilik bulunca bütün vücut kurtuluşa erer, o kötü olunca bütün varlık iyiliğini yitirir. Ayık olunuz, o et parçası kalptir.”

 

Mânâ Çocuğu

Tasavvuf ehli, kutsal mânâ hallerine, tıfl (çocuk) adını taktılar. Bu nedenle, o tıfl-ı mânâ (mânâ çocuğu), tıfl-ı mâni (mânâlar çocuğu) veya veled-i kalb (kalp çocuğu) olarak da bilinir.

Ona tıfl denmesi, bazı sebeplerden ileri gelmiştir. Şöyle ki:

1. O hal, kalpten doğar ve orada büyür, terbiye görür. Nasıl ki anne de yavruyu doğurur, besler, büyütür ve erginlik çağına erdirir.

2. İlim tahsili, çok kere çocuklara özgüdür. Marifet ilmi ise, o kalp yavrusuna öğretilir.

3. Çocuk, dıştaki günah kirlerinden temizdir. O, kalbin yavrusu ise, ortak koş ma (şirk), gaflet ve cisim hatalarından arıdır.

4. Sözü edilen temiz şekil, çocuklarda daha çok görülür. Bu yüzden çoğu kez mânâ âlemlerine ait temiz hal, melekler şeklinde görülür.

5. Yapılan her iyi amelin karşılığı, bir mânâ çocuğudur. Bu çocuk, o güzel davranışın hayırlı sonuçlarının, mânâ âlemindeki görüntüsü ve mükafatı, ödülüdür. Allah’ı, iyi ameller işleyerek cennete girenleri, yavrularla ödüllendireceğini bildirir:

“Onların çevresinde, daima yavrular döner,” (Vakıa, 56:17).

“Onlar için hazır bekleyen gılmanlar, hazinelerde saklı inciler gibidir,” (Tur, 52:24).

6. Ona çocuk denmesinin diğer bir nedeni de, incelik (letafet) ve temizlik halidir.

7. Ona verilen bu isim, mecaz yolu iledir. Çünkü o, bedenle ilgilidir, insan kılığına bürünmüştür. O, insanlığın gerçek yönüdür. Cisimle ilgisi olmadığından, varlığı, Hakk’ın zatına karşı perde teşkil etmez. Bunu, Peygamber Efendimiz’in bir hadis-i şerifi şöyle anlatır: “Allah ile öyle bir zamanım olur ki, o anda araya ne bir Hakk’a yakın melek, ne de bir peygamber girebilir.”

Hadis-i şerifte geçen peygamber, Resulullah’ın insani tarafıdır.

Diğer bir hadiste, Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyorlar:

“Rabbimi, güzel bir delikanlı (şab-ı emred) şeklinde gördüm.”

Bu, tıfl-ı mâni demektir. Yaratan’ın, o biçimde tecellisidir.

İlim sahibine gereken, mânâ çocuğu denilen insanlığın gerçeğini anlamaktır. Cisim âleminden geçip ruhani âleme ermektir. Orası, sır âlemidir. Orada Allah’ın zatından başka bir şey yoktur. Orası, sonsuz bir sahradır. Tıfl-ı mâni, orada uçar. Acaip ve garip şeyler görür, fakat onlardan haber vermek mümkün olmaz. Orası, kendi varlıklarından fena bulan tevhid ehlinin makamıdır.

İsa Peygamber der ki:

“İnsanın Melekut âlemine geçmesi için, iki kere doğması gerekir. Ki, kuşlar da iki defa doğar.”

Kuş ilk doğduğunda bir yumurtadan ibarettir. Bir kez daha doğup o kabuktan çıkamazsa, hiçbir zaman uçamaz.

Bu sözden kastedilen, ruhani olan mânâ âleminin doğmasıdır. O, insanın gerçek yeteneğinden gelir. Bu da insanın sırrıdır. Onun varlığı ve ilgileri, şeriat ve hakikat ilminin birleşmesinden doğar. Çünkü yavru, iki suyun bir araya gelmesinden oluşur. “Biz insanı karışık sudan yarattık, onu tecrübe ederiz,” ayeti buna işarettir.

 

Abdülkadir Geylani Hazretleri
Sırrü’l Esrar’dan

 

 

GAVS-I Â’ZAM (K.S.) HAZRETLERİNİN BİR MEKTUBU

 

 

Ey Aziz,

Cenâb-ı Hakk’ın azîz kıldığı ve birçok ilahî nimetlere erme şerefine nail eylediği kimse…

Bilesin ki…

- “Allahu Teala, dilediğine hidayet eder ve Zat- Nur’una ulaştırır.” (24/35)

Yukarıdaki cümle bir Âyet-i Kerîme meâlidir. Bir feyz kaynağıdır. O feyz bulutlarından rahmet şimşekleri çaktığını düşün… Neler olacağını tahmin eyle ve:

“Allah rahmetini dilediğine tahsis eder.” (3/74)

Meâlindeki yüce kelâmın yapacağı inayet sayesinde vuslat rüzgarlarının daima başında döndüğünü de düşün… Anlamaya çalış… Şimdi neler olabileceğini anlatacağız, dinle…

Işte o zaman; kalb sahasında ünsiyet (dostluk) reyhanları kokmaya başlar… Ve o reyhanlar, bir cennet bahçesi gibi, boylandıkça boylanır ve etrafa kokular saçmaya başlar… Ve o bahçede:

“Ey Yusuf’a olan hasretim.” (12/84)

Nağmeleri ile şevk bülbülleri ötmeye başlar… Ve sırlar aleminde, iştiyak şuleleri parıldamaya başlar…

Artık efkar kuşları, azamet fezasında kanatlanır… Ve çevikliğin son haddiyle uçmaya başlarlar.

 

***

 

Bunlara marifet hali ve marifet âlemi adı verilir… Bu âlem uçsuz bucaksız vadilerle doludur. Orada; üstün akla sahip olanlar dahi yolunu bulup devam edemez… Şaşırır… Sonra orada öyle korkulu haller tecelli eder ki…

Bir bakarsın, yüce bir heybet eli kalkmış, başında bekliyor… Tepene ha indi; ha inecek… Bu manzara karşısında, kavrayışın temelinden sarsılır…

 

***

 

Sonra bakarsın ki, başka bir âlem başlamış… Perdelerin ötesinden sesler yükseliyor… Hem de heybetli sesler… O’na kulak mı dayanır ki? Ve derin manasını sezende yürek mi kalır ki? Tahayyül et:

“Gerçek manasıyla Allah’ı takdir edemediler…” (6/91)

Meâlindeki yüce manaya hangi kulak dayanır? Bu yumuşatılmış mana, ya doğrudan doğruya, seni muhatab alsaydı; ne yapardın o zaman?… O anda can vermez miydin?…

Bu mana denizi çok engindir… Orada azimet gemileri yüzer… Içinde ise Hak Yolcuları… Onlar için, ne dalganın önemi vardır; ne de çeşitli deniz tehlikelerinin… Sakın o yolcuları taşıyan gemileri küçük sanmayasın…

Işte onun tarifi:

“O gemiler; dağlar gibi, dalgalar arasından süzülür gider. O, yolcuları çeker, götürür,” (11/42).

Ve bu yüce manalar taşıyan cümle; aynı zamanda o yolcuların gemilerinin rüzgarıdır… Yelkenlerini iter.

Düşün… Bir daha… Bir daha düşün…

“Onlar Allah’ı; Allah da onları sever” (5/54).

Bu Âyet-i Kerime’nin delâlet ettiği derin manayı düşün… O mana, engin bir denizdir… Ve bu denizin adı aşk denizidir; muhabbet ve sevgi denizidir. Muhabbet ehli bu denizde yelkenlisini açar… Ötelere doğru yol almaya başlar… Yelkenli gemilerinin; bir sağa, bir sola yatması, onları korkutmaz… Dalgalar onları yoldan alamaz…

Dağlar gibi dalgalar gelir; onları altına almak ister. Fakat Hakk’ın yardımı onları korur. Onlar da bunu bilir. Yine de yalvarmadan edemezler; her biri:

“Yâ Rabbi, beni mübarek bir menzile indir. Çünkü menzil sahiplerinin hayırlısı sensin…” (21/101)

diyerek yalvarmaya başlar…

Bu menzil ne olabilir ki?… Lika ve Hazret-i Hakk’a yakınlıktan başka… Ne var ki, her yerde olduğu gibi burada da istidadlar konuşur…

Yalvarırlar… Yakarırlar… Ama:

“O kimseler ki, haklarında tarafımızdan iyilik fermanı çıkmıştır…” (21/101)

Cümlesindeki manasından başka elde bir şey yoktur… O yolda kaybolan canları kim arar ki?… Kesilen başları kim sorabilir ki?… Yalnız, kurtulması mukadder olanlar kurtulur… Çünkü ezelî istidad öyle gelmiştir…

 

***

 

Deniz kabarsın; dalgalar, o aşk yolcularını içine alsın isterse… Hak ezelde kurtulmasını dilemişse; bir an içinde onları:

“Cudi…” (11/44)

dağına salimen indirir…

Artık onlara Rahman’ın cezbelerinden bir cezbe gelmiştir… Ellerinden tutmuş:

“Doğruluk makamı…” (54/55)

tabir edilen yere çekmiştir…

 

***

 

 

Bu makam, ezeli istidada göre lütuf ve ihsanların yağdığı bir makamdır…

Makam bir değil bir çoktur. Her makamı aşıp öbürüne geçmek için arada; şahsa göre değişen bir veya birkaç durak olur… Aslında tek olarak bilinen ama aşılması oldukça zor bir durak var ki, o hepsinin uğrayacağı bir duraktır… Işte o durak:

“Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?…” (7/172).

meâlindeki cümlede gizlidir… Bu durağı aşanın artık yolu, vuslat âlemine doğru uzar… Buraya kadar gelebilen istidadlı olsa gerek… Bunu o yolcular da anlar; neşe ve huzur içinde mest olurlar… Hayran olurlar…

Sonra onlara ilahî nimet sofraları serilir. O sofralardan bol bol nasib alırlar… Çünkü o nimetler:

“O kimselerdir ki; onlar ihsan ettiler… Sonra bunlar için HÜSNÂ ve ZIYÂDE’si vardır.” (10/26).

Âyet-i kerimesi ile tarif edilmektedir… Burada HÜSNÂ’yı tümden nimetler; ZIYÂDE’yi ise, likâ-i ilahi olarak anlatabiliriz…

 

***

 

Hakk’a vasıl olmak isteyen herkes, bahsi geçen dalgalı ve engin denizleri aşmak zorundadır. Onları aşıp, Hakk’a varmak için, bu yolda insana tek şey lazımdır: AŞK…Bu olduktan sonra korkma… Her denizi, deryayı aşarsın… Ummanlar önünde bir hendek kadar ufalır… Dağlar ve ovalar sana bir adımlık yol olur…

Her yolcuyu bu yolda AŞK yürütür… AŞK bu yolda Hak erlerine bir ateş… Bu ateş, onların herdem içini yakar kavurur…

Yansın… Yanana su mu esirgenir; hastaya tabib mi gelmez ki? Hele bir de; yanan, Hak âşıkının kalbi, hasta olan da onun gönlü olursa… Işte böyle olanların içi yandıkça, aşk şarabı imdatlarına yetişir… Aşk şarabından başka onların ateşini ne söndürebilirdi ki, zaten…

Onlara aşk şarabı getiren kadehin adı, KURBIYYET’tir (yakınlıktır)… VISAL (kavuşma) camıdır… Yakınlık kadehi ve visal camı… Ne güzel ve ne ulvî şey…

O anda onları, hûri misal sakiler dolanır… Allah aşkıyla içi yananın özüne birşeyler boşaltır… Yani AŞK ŞARABI… Onlar, verene hiç bakmaz; içer içer, hiç kanmazlar… Nasıl kansınlar, çünkü:

“Onlara; Rabbleri pak şarabı içirdi…” (76/21).

O ne ŞARAB’dır… Içilirken visal olursa… Ve sakisi ALLAH… O’nun şanı çoktan da çok yücedir…

Artık onlar, ereceklerine ermişlerdir… Bulacaklarını da bulmuşlardır. Bilmem daha ne bulmaları istenir ki… O’nu bulmayan niçin durur ki?… O’nu bulan da neden mahrum olur ki?…

Son yolculuk durağı orasıdır. Oraya ulaştıktan sonra, sonsuz ve ebedî mülk ve devleti bulurlar…

Işte onların erdiği âlemi anlatan Âyet-i Kerime:

“Baksan… Sonra dönüp yine baksan… Ne görebilirsin ki?… Nimet ve büyük bir saltanattan başka…” (76/20).

Bu varlığı yitirmek ne güzeldir… Çünkü bu yolda yitirilen varlığın karşılığı Hakk’ın visalidir..

Cenâb-ı Hak cümlemize bu varlıktan soyunmayı ve vuslatı nasib eylesin… Âmiiin!

 

 

 

TASAVVUF

 

 

Sana Allah’dan korkmayı, kötülükten geri durmayı tavsiye ederim. İslam dininin zahirdeki emirlerine uy. Gönlünü geniş tut. Nefsini daraltma. Yüzünü güler eyle. Varlığını doğrulara harca. Başkalarını üzme. Zor işleri kendin al. Fakirliğin kıymetini bil. Büyüklerin kadrini bil. Arkadaşlarının kıymetini bil; onlarla iyi geçin. Küçüklere nasihatta bulun. İcabında büyüklere de doğruyu söylemekten çekinme. Düşmanlık yapma; iyilik yapmaya devam et. Bol harca; ama hep Hak yolunda. Mal yığma. Sohbete layık olmayanlarla konuşma; gerek din, gerekse dünya için onlara akıl danışma.

Fakirliğin asıl manası odur ki, senin gibi birine ihtiyaç sayıp dökmeyesin… Zenginliğin manası ise, senin gibilere karşı gönlünde bir ilahi vakarın olmasıdır.

Tasavvuf, dedikoduyu bırakmaktır. Yalnız açlığı gidermek için yemek, hiçbir işe yaramayan alışkanlığı bırakmakla hasıl olur. Nefse güzel gelen şeyleri bırakman iyi olur.

Fakirlik hali ilimle başlar, yumuşak tabiatla büyür. İlim onu korur. Yumuşaklık ise sevdirir.

Tasavvuf sekiz huy üzerinedir:

1. Sahî olmak: Eli açık, cömert olmak. Bu adet İbrahim Peygambere (A.S.) verildi.

2. Razı olmak: Bu adeti İshak Peygamber (A.S.) almıştır.

3. Sabır: Bu hali Eyyub Peygamber (A.S.) benimsemiştir.

4. İşaret: Bu da Zekeriyya Peygamberin (A.S.) hususiyetidir.

5. Gurbet: Bu da Yahya Peygamberin (A.S.) nasibidir.

6. Kalın ve sade giyinmek: Bu da Musa Peygamberin (A.S.) meşrebidir.

7. Seyahat: Bu da İsa Peygambere (A.S.) nasip olmuştur.

8. Fakr: Bunu da Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) almıştır. Bir Hadis-i Şerifinde: “Fakr, benim övüncümdür,” diye buyurmuştur.

Hepsine selâm olsun.

 

Rabbimiz,
 
Alan değil, veren ellerin Affedici olduğu için affedilenlerin Hak ile doğan,
 Hak ile yaşayan, Hak ile ölenlerin
Ve sonsuz hayatta yeniden doğanların safına katılmayı bizlere nasip et
 
...
Âmin
 
  Bugün 27805 ziyaretçi (68992 klik) kişi burdaydı! Allah Razı olsun!..  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=