derviş,sofi,ilahi,ilahiler,dervişler,tarikat,tasavvuf,zikir,medine,mekke,zikrullah,mürşid,mürid,efendimiz,resulullah,salavat, en güzel ilahiler
  istidat
 

Tasavvufî eğitimde başarılı olabilmek için şahsî gayretlerin yanı sıra fıtrî kâbiliyetlerin yani isti‘dâdın da büyük bir önemi vardır. Bu sebeple mürşidler, mâneviyâta kâbiliyetli kişilerin mürîd olmasından ayrı bir mutluluk duyarlar. Şeyh Ebû Muhammed  Şenbekî, mürîdi Ebü’l-Vefâ Bağdâdî kendisine bağlandığı zaman şöyle demiştir: “Bugün tuzağıma öyle bir kuş düştü ki, böylesi hiçbir şeyhin tuzağına düşmemiştir”. İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî hazretleri de şeyhi Muhammed  Bâkî Billâh’a intisap ettiğinde, ondaki isti‘dâdı sezen şeyhi, bir dostuna yazdığı mektupta mutluluğunu şöyle dile getiriyordu: “Sirhind’den Şeyh Ahmed isminde ilmi çok, ameli güçlü bir yiğit birkaç gün bizimle oturup kalktı. Ondan, çok ilginç hâller müşâhede edildi. Muhtemelen âlemin kendisiyle aydınlandığı bir kandil olacak”.

Hoca Ubeydullah Ahrâr gençliğinde Ya‘kûb Çerhî hazretlerinin yanına gidip mürîd olmuştu. İntisâbından sadece birkaç gün sonra Ya‘kûb Çerhî ona icâzet ve hilâfet verince diğer mürîdler bu duruma şaşırdı. Bunun üzerine Ya‘kûb Çerhî şöyle buyurdu: “Mürîd dediğin, mürşidin huzûruna böyle gelmeli. Her şeyi hazır, iş icâzete kalmış. Lamba, yağ ve fitili hazırlamış, sâdece kibrit çakmak gerekiyor”.

Karakter ve kâbiliyet yönünden bazı kişilerin tasavvufî eğitime daha yatkın olduğu bilinen bir gerçektir. Bazıları ise diğerleri kadar şanslı değildir. Hoca Bahâeddin Nakşbend hazretleri bu durumu şöyle ifâde eder: “Sohbetimize gelenlerden bazılarının gönlünde muhabbet tohumu vardır. Ama dünyevî alâkalar yüzünden gelişip büyüyememiştir. Bizim vazîfemiz o alâkaları temizlemektir. Bazılarının ise gönlünde muhabbet tohumu yoktur. Burada bizim vazîfemiz tohum oluşturmaktır”. Gönlünde muhabbet tohumu olan kişilerin yola erken çıkacakları ve diğerlerine nazaran tasavvuf yolunda daha hızlı mesâfe alacakları muhakkaktır. Diğer taraftan isti‘dâdı az olanlar bu yolculukta daha gerilerde kalırlar. Nitekim Hz. Mevlânâ buyurur: “Koku almayan biri gül bahçesine girse, gül kokusundan, reyhan kokusundan bir zevk alamaz”.

Tasavvufî eserlere bakıldığında mürşid-i kâ­mil­lerin, karşılarındaki insanın isti‘dâdını ve tasavvufî eğitime yatkınlık derecesini büyük bir mahâretle sezdikleri anlaşılmaktadır. Bu sezgide o kişinin davranışları ya da gördüğü rüyâlar da etkili olabilmektedir.

Kişinin davranışlarına bakarak mâneviyata kâbiliyetini anlama konusuna şu menkıbeler örnek olarak gösterilebilir:

Rivâyete göre, Hakîm Süleyman Ata küçüklüğünde Yesi şehrinde Kur’ân-ı Kerîm öğrenmek için arkadaşlarıyla birlikte câmiye giderken diğer çocuklar Kur’ân’ı boyunlarına astığı halde, o saygısından dolayı Kur’ân’ı başının üzerinde taşıyordu. Bu durumu gören Ahmed Yesevî onu kendi talebeleri arasına aldı. Hakîm Ata’nın diğer çocuklara göre Kur’ân-ı Kerîm’e farklı bir saygı göstermesi Hoca Ahmed Yesevî’nin dikkatini çekmiş, ondaki isti‘dâdı sezen Yesevî onu mürîd edinmiş ve sonraki yıllarda Hakîm Süleyman Ata, Hoca Ahmed Yesevî’nin halîfesi olmuştur.

Davranışlara bakarak isti‘dâdı sezmeye bir örnek de şu rivâyettir: Seyyid Hasan henüz küçük bir çocuk iken babasıyla birlikte Hoca Ubeydullah Ahrâr’ın yanına gelmişti. Hoca Ahrâr’ın yanındaki bal küpünü gören çocuk bütün ilgi ve dikkatini oraya yöneltti. Hoca Ahrâr çocuğa adını sorunca, âdetâ kendinden geçmiş olan çocuk “Bal” diye cevap verdi. Bu duruma çok sevinen Hoca Ahrâr: “Bu çocukta büyük bir kâbiliyet var. Balı görünce kendi adını unuttu. Eğer rûhunun murâdına baldan daha tatlı bir şey (mâneviyât) tattırırlarsa mutlaka ona yönelişi çok kuvvetli olacak” dedi ve çocuğun maddî mânevî eğitimini üstlendi. Sonraları Seyyid Hasan, Hoca Ahrâr’ın önde gelen mürîdlerinden biri oldu.

Kişinin mâneviyâta kâbiliyetini anlamanın yollarından biri de gördüğü rüyâlardır. Bu konuda bir örneğe Hz. Mevlânâ’nın hayatında rastlanır:

Mevlânâ Celâleddin Rûmî küçük bir çocuk iken ailesiyle birlikte Belh şehrinden göç ediyordu. Nişâbur’a geldiğinde bir rüyâ gördü. Rüyâsında nûr yüzlü bir pîr, kendisine altı dallı bir gül fidanı vermişti. Mevlânâ Celâleddîn rüyâsını babasına anlattığında o: “Altı dallı gül, senin altı ciltlik bir kitap yazacağına işârettir.” buyurdu. O anda orada hazır bulunan Ferîdüddîn-i Attâr da: “Altı dallı güle kavuşuncaya kadar bu kitap ile meşgûl olursunuz.” diyerek Esrârnâme isimli kitabını Mevlânâ Celâleddîn’e hediye etti. Meğer rüyâda görülen ve kendisine gül veren kimse de, Ferîdüddîn Attâr imiş. Ferîdüddîn Attâr hazretleri, Mevlânâ Celâleddîn’de ilâhî nûrlar ve fıtrî, yaratılıştan gelen bir takım kâbiliyetleri görmüş ve ona dua etmişti.

Kişinin mâneviyâta is­ti‘­dâ­dını anlamak her zaman onun davranışları ya da rüyalarıyla olmaz. Bazen akıl sınırlarını aşan bir sezginin ve firâsetin devreye girdiği anlaşılmaktadır. Buna misal olarak şu menkıbe zikredilebilir:

Hoca Bahâeddîn Nakşbend Hazretlerinin doğmasına yakın bir târihte Muhammed  Baba Se­mâ­sî mürîdleriyle birlikte Buhara’nın Kasr-ı Hinduvân köyünden geçmiş ve yanındakilere: “Bu topraktan bir yiğit kokusu geliyor, yakında Kasr-ı Hinduvân, Kasr-ı Ârifân (Ârifler Köşkü) olacak” demişti. Baba Semâsî’nin Kasr-ı Hinduvân’a bir sonraki gelişinde Bahâeddîn Nakşbend henüz üç günlük bir bebek idi. Bebeği gören Baba Semâsî mürîdlerine: “Kokusunu işittiğimiz yiğit budur” deyip halifesi Emîr Külâl’e döndü ve: “Oğlum Bahâeddîn’e şefkat ve terbiyeni esirgeme, yoksa sana hakkımı helâl etmem” dedi.

Duygu ve sevgi yönü ön planda olan insanlar tasavvufî eğitime, mantık yönü ön planda olan insanlar da medrese eğitimine daha yatkındır. Ancak isti‘dâdı ne yönde olursa olsun, tasavvuf kültürünün ahlâk ve mâneviyât birikiminden herkesin istifâde edebileceği bir nokta vardır. Çünkü tasavvuf yolu bazı insanları evliyâ yaparken, bazılarını da en azından eşkiyâ olmaktan kurtarır.

Tâhir Efendi isminde bir zât şöyle anlatıyor:

Bir gün Abdülhakîm Ârvâsî Efendi’ye gidiyordum. Yolda, kendi ken­dime, Abdülhakîm Efendi’ye arz edeyim, evliyâlıkta yükselmek büyük iş, bizim küçük gayretimizle elde edilmez, himmet buyursunlar, teveccüh eylesinler de, o yüksek makamlara beni kavuştursunlar diye düşünüyordum. Vardım, bahçede yalnız oturuyorlardı. Selâm verip ellerini öptüm. Yüzüme bakıp: “Tahir! Şu ağaç ne ağacıdır?” buyurdu. “Manolya” dedim. “Şu nedir?” buyurdu. “Gül” dedim. “Tâhir! Bunların suyu bir, havası bir, toprağı bir de, niçin boyları farklıdır? Meselâ şu çimene ne yapılsa gül fidanı olabilir mi, gül de manolya ağacı kadar büyür mü?” buyurdu. “Hayır efendim.” dedim. “Demek ki, farklılık isti‘dâdlarından yani kâbiliyetten geliyor. Ve demek ki, ot, gül gibi, gül de manolya gibi olmaz!” buyurup tekrar bana baktılar. “Kusurumu bağışlayın efendim.” dedim.

Bazı insanlarda kâbiliyet vardır ama o kâ­bi­li­yeti geliştirmek için gayret etmedikleri ya da uygun bir ortam bulamadıkları için isti‘dâd tohumları çürüyüp zâyi olur. Alâeddin Âbîzî hazretleri şöyle der: “Bu yolda ilerlemek, kâbiliyet, gayret ve isteğin bir araya gelmesiyle mümkündür.” Hoca Bahâeddin Nakşbend hazretleri de şöyle buyurur: “Zikir telkîni, bir kimsenin eline çakmak taşı vermek gibidir. Bundan sonra iyi bir netice oluşması için amel etmek mürîde âiddir”.

Diğer taraftan kâbiliyetler farklı farklı olabilir. Herkes isti‘dâdı olduğu noktayı geliştirerek iyi bir kul olma yönünde mesâfe alabilir. Sûfîlerin meşhûr sözlerinden biri şudur: “Allah’a giden yollar, mahlûkâtın nefesleri sayısıncadır”. Mürşid-i kâmiller mürîdin kâbiliyet ve zaaflarını tespit edip gerektiğinde kişiye özel reçete geliştirebilen tabîblerdir.

Hoca Ali Râmîtenî hazretleri buyurur:

“İrşâd işine giren bir kimse, önce mürîdin yani talebenin yeteneğini, kâbiliyetini tanımalıdır. Bunu bildikten sonra ona zikir telkîni yapar, yeteneğine göre onu yetiştirir. Bu bakımdan mürîd terbiyesi işine girmiş olan kişi, tıpkı kuş yetiştiricisi gibidir. Kuş terbiyecisi, kuşun kursağına ne kadar yem gireceğini bilmesi gerekir ki ona fazla yem yüklememelidir. Buna göre mürşid olan zât da, mürîdin kâbiliyeti nisbetinde ona zikir telkini yapar.”

Tasavvuf, kişideki yaratılıştan gelen -az veya çok- mânevî isti‘dâdı ortaya çıkarmaktır. Her gönül, altında petrol bulunan bir arâzi gibidir. Fakat sondaj vurulmadığı için o petrol, kendiliğinden dışarı çıkma imkânı bulamaz. İşte o alt zemindeki petrol, Cenâb-ı Hakk’ın insana verdiği mânevî bir isti‘dâddır. Bu da tıpkı akıl gibi her insanda farklı seviyededir. Bu isti‘dâdın ve yeteneğin ortaya çıkması için mânevî sondajı vurarak o cevheri açığa çıkaracak olan, mürşid-i kâmildir. Mürîd de azim ve gayret ile üzerine düşen görevleri yaparak bu konuda mürşide yardımcı olmalıdır.



Dr. Necdet Tosun

 
  Bugün 28060 ziyaretçi (69741 klik) kişi burdaydı! Allah Razı olsun!..  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=