derviş,sofi,ilahi,ilahiler,dervişler,tarikat,tasavvuf,zikir,medine,mekke,zikrullah,mürşid,mürid,efendimiz,resulullah,salavat, en güzel ilahiler
  irsad
 

İrşad Nedir, Mürşid Kimdir?
Hakiki ve kâmil bir mürşid, iman kurtarma noktasında adeta bir can simidi gibidir  Ancak “taklidinden sakınmak” şarttır  Aksi halde imanı kurtarmak bir yana, tehlikeye bile girebilir  Her meslek ve meşrepte olduğu kadar, bu meslekte de akidesi, niyeti bozuk, menfaatçi, sahte veya eğitimi yetersiz, kemale ermemiş olanlar mevcuttur  Fakat sahte olanları kolay ve çabuk fark edilirler  Yeter ki biraz basiret ve feraset olsun 

Sahte mürşidleri ele veren ipuçları genellikle şunlardır:


Dünya üzerinde öyle mübarek zâtlar var ki, Allah onları insanları karanlıktan aydınlığa çıkarsınlar diye hizmetine almıştır 
Onlar insanlığın irşadı için, kurtuluşu için görevlendirilmiş velilerdir  Allah'tan başkası önünde eğilmezler ve O'nun rızasından başka bir şey de talep etmezler 

Onların gayeleri sadece Alemlerin Rabbi Allah'tır  Sözleri O'nu zikirden ibarettir  Güneş gibidirler  İnsanlar için bir ışık, insanlık için bir aydınlık    Yol'dan, Yolumuz'dan haber verirler, rehberlikleri ile önümüzü aydınlatırlar  Hiç bir karşılık talep etmeden, beklemeden   

O aydınlıktan faydalanabilmek için onları bilmek, tanımak, yaptıkları irşadı anlamak gerek  İrşad nedir, mürşid kimdir bilmek gerek 

Dünya hayatının en şerefli ve en değerli işi, gönülleri Hakk'a uyarıp, duygu ve düşünceleri Allah ile buluşturmaktır  Çünkü şuur sahibi bütün varlıkların yaradılış gayesi Allah'ı tanımak ve O'na ibadet etmektir  (Zariyat, 56)

Bu gayeden uzaklaşıldığı an, hayat manasını yitirmiş, imtihan kaybedilmiş, dünya hayatıyla birlikte ebedi hayat da hüsrana uğramış olur 

Muhtelif ayet ve hadislerde işaret edildiği üzere, Allah'ın zikri bütünüyle yeryüzünden kalktığı zaman dünyanın da varlık sebebi ortadan kalkmış ve kıyamet vacip olmuş olur  Demek ki, dünyayı ayakta tutan şey Allah'ın zikridir  İşte insanın yüzünü Hakk'a çevirmekten ibaret olan irşadın değeri, bu yaradılış gayesinden kaynaklanmaktadır 

Böylesine şerefli bir vazifeyi, Allah en seçkin kulları olan peygamberlerine ve onların vârislerine vermiştir  Şayet irşaddan daha değerli ve şerefli bir iş olsaydı, Cenab-ı Hak peygamberlerine o vazifeyi verirdi 

İrşadın manası ve ehemmiyeti

Kelime olarak irşad: Hak ve hakikate, iyiye, doğruya tercüman olmak, Allah yolunu göstermek manalarına gelmektedir  Tasavvufî manasıyla irşad ise: Allah'ı kullarına, kullarını da Allah'a sevdirmektir  Belirli bir eğitimi ve metodu olan bu irşadı, şu şekillerde de tarif edebiliriz:

* Yaratıcısıyla tanışık olmayan ruhları onunla tanıştırmak, Rabbi'yle tanışık olan ruhları da onunla olan münasebetlerinde derinleştirip yükseltmek 

* Potansiyel olarak insanlık kabiliyetine sahip olan insanı, fiilen insan haline sokmak  Diğer bir tabirle “insan-ı kâmil” yapmak 

* İnsanın şer kabiliyetini hayır kabiliyetine çevirmek suretiyle, şeytan ve onun temsil ettiği kötülükleri bertaraf etmek 

* İnsanı iyiliğe, ibadete, güzel ahlâka, salih amele, istikamete… hasılı Rabbi'nin rızasına yöneltmek suretiyle O'na ulaşmasını sağlamak 

Mürşidin mana ve keyfiyyeti

İrşad eden, doğru yolu gösteren rehber zata mürşid denir  Allah'ın, doksan dokuz güzel isminden biri de “er-Reşîd” dir (bkz  Hûd Suresi, 87)  Reşîd, mürşid anl----- gelmektedir  Çünkü asıl olarak hak ve doğru yolu gösteren, sonsuz rahmet sahibi Allahu Tealâ'dır  Nebileri ve rabbanî alimleri vasıtasıyla insan ve cinleri ilâhi kitabının nurlu beyanlarına davet etmektedir  İnanan-inanmayan herkese merhamet buyurup, onları ebedi azaptan kurtaracak mürşidleri aralarından çıkarmaktadır 

Nitekim, her devirde bu vazifeyi hakkıyla yapabilecek mürşidleri yetiştirmek farz-ı kifayedir  Ayet-i kerimede: “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir sınıf bulunsun  İşte kurtuluşa eren onlardır ” (Âl-i İmran, 104) buyurulmaktadır 

Tasavvufta kemale ermiş, olgunlaşmış, evliyalık mertebelerinin sonuna ulaşmış, kabiliyeti olanları bu yolda yetiştiren rehber zata mürşid-i kâmil denir 

Umumi manada mürşid-i kâmil, kalp ve kafa izdivacına muvaffak olmuş bir mana kahramanı, hakikat davetçisi ve gönüllere Hak esintilerini duyuran bir peygamber vârisidir  Ulaşmak isteyenle ulaşılacak olan arasında bir köprü mesabesinde olan mürşidin en belirgin vasfı, Hakk'a yakınlıktır  Onun fizikî alem kadar metafizik alemlere de gönül gözü açıktır  O, Allah, insan ve kainat münasebetini kavrayan, varlığın esrarına aşina bir arif, dünya- ahiret bilgileriyle donanmış bir bilgedir  Hak yolcusunun kalbine kendi hususi mazhariyetlerini yansıtan bir velîdir  İşte böylelerinin elinde her zaman kömürler elmasa dönüşmüş, taş ve toprak da altın seviyesine yükselmiştir 

Bu vadide, gavs ve kutuplardan düz nasihatçılara kadar birçok irşad ehlinden bahsetmek mümkündür  Fakat ruhlara insan-ı kâmil olma ufkunu açamayanlara mürşid denemez  Denemez; zira bunların kendileri irşada muhtaçtırlar ve mutlaka terbiye edilmelidirler  Bir atasözümüzde, “Kendi muhtâc-ı himmet bir dede, bilmez ki gayra nasıl himmet ede” denilir 

Vaiz-mürşid farkı

Vaaz ve nasihatle meşgul olanlar, ihlâslı olmak kaydıyla, irşad adına kısmen halka faydalı olabilirler  İlim öğretirler, faydalı ve doğru olanı kitaplardan okuyup anlatabilirler  Bazı konularda hayır ve iyiliğe de sevk ederler  Fakat kendisi kemale ermeyen nefs erbabı bir kimsenin, terbiye ile başkalarını kemale erdirmesi mümkün değildir  Muhataplarını nefs ve şeytanın hilelerinden kurtaramazlar  Hakiki Allah sevgisini veremezler  Terbiye etmeye kalktıklarında, kendilerini de muhataplarını da helâk ederler  Nefs ve şeytanın oyuncağı olurlar  Zaten terbiye ettikleri görülmüş bir şey de değildir  Böylelerinin hali, İmam-ı Gazalî Hazretleri'nin buyurduğu gibi, yakasında akrep olan bir kimsenin boynundaki akrebe aldırış etmeyip, eline aldığı bir yelpazeyle başkalarının burnundaki sineği kovalamasına benzemektedir 

Sıradan bir irşad eriyle Hakk'a yakınlık kazanmış velî bir mürşid arasında, en az yerden Arş'a kadar manevi mesafe vardır  Velîlik mertebesine yeni adım atmış mübarek bir zatla, gavs ve kutup gibi zirvelere tırmanmış Allah dostları arasında da belki bir o kadar mesafe daha vardır 

Onun için gavs ve kutup gibi zatlar hem malumdurlar, yani zahirde beşeriyet mertebesindedirler, hem de meçhuldürler ki, sırları gaybü'l-gaybdedir  Hak'dan başka onlara kimse muttali olamamıştır  Kendi evladından ve müridlerinden çok sayıda velî yetiştiren Aziz Mahmud Hüdayî Hazretleri'nin şeyhi Üftade Hazretleri şöyle demiştir: “Beni, ehil, evlad ve etbadan hiç kimse bilememiştir”

İşte bu gibi kutbiyyetini gavsiyyetle derinleştirmiş bir kâmil, mana atmosferine giren herkese ufkunun boyasını çalar, onları Kur'an ve Sünnet malzemesiyle adeta yeniden inşa eder 

Mürşidlerin makamları

Kâmil bir mürşidin velîlik makamına ulaşması mutlaka gereklidir  Aksi halde velî olmayan bir zatın taliplerine manevi ufku açması bir tarafa, onlara zarar bile verebilir  Velâyet ise, fenafillâh (Allah'da fani olma) makamıyla başlar  Bu, bir nevi yeryüzünden mesela Süreyya yıldızına kadar olan basamakları çıkmak gibidir  Velî bu mesafeyi bazen adımlarıyla, bazen de manevi bir vasıtayla çekilerek çıkar  Sonunda her türlü yön, mesafe ve mekândan münezzeh olan Allah'a vasıl olur 

Vuslata eren bir velînin tevhidi ve dolayısıyla da imanı kemale erer  Nefsanî ahlâkından soyunur  Rahmanî ahlâk ile ahlâklanır  Cenab-ı Hakk'ın tecellilerine mahzar olur  Lâkin bu makamda olan bir kimsenin alemi, şu gördüğümüz fizikî alem değildir  Her ne kadar cismi bu alemde olsa da, ruhu Arş-ı A'lâ ve onun üzerindeki manevi alemlerle alâkadardır  Bulunduğu alemin kayıtlarıyla sınırlıdır  O yüzden vecd ve istiğrak halleri galiptir  Çoğu zaman Allahu Tealâ'nın dışındaki her şeye (mâsivaya) şuurları kapalıdır  Avamdan olan halkla onların dünyası apayrıdır  İşte bunun için fenafillâh makamından bekabillâha dönmeyen bir velîye irşad görevi verilmez 

Bekabillâh, vuslat ile kemale erdikten sonra, bir bakıma çıktığı merdivenlerden geri dönüp, fizikî alemdeki insanların seviyesine inmektir  İrşad vazifesini yerine getirebilmek için bu iniş zaruridir  Zira, velî ile talibin arasında -makam bakımından olmasa da- mertebe açısından bir uçurum olmamalıdır 

Bir velî, Allah'a vuslat yolunda çıkarken ne kadar çok yükselirse, halkın seviyesine inişi de o kadar fazla olur  Aynı şekilde, fizikî aleme doğru ne kadar çok inerse makamı o kadar yüksek, irşadı o denli kuvvetli olur  Çünkü inişi fazla olduğundan mahluklara yakınlığı artar  Böylece kendisinden çokça istifade edilir  Nübüvvetten başka velâyet makamının da sultanı olan Hz  Rasul-i Ekrem s a v  Efendimiz, çıkışta herkesten yukarı, inişte ise herkesten aşağı indi  Bu yüzden onun irşadı bütün peygamberlerden kuvvetli oldu ve bütün insanların peygamberi oldu 

Şu halde fenafillâh ve bekabillâh makamlarına ulaşan bütün mürşidler, prensipte kâmil bir velî olmakla birlikte, aralarında yerle gök kadar mesafe bulunabilmektedir  Aradaki bu fark hiç şüphesiz irşada da yansımaktadır  Ayrıca kutbiyyet ve gavsiyyet makamlarının sultanları ile bu makamda olmayanların ahiretteki şefaatleri her halde bir olmayacaktır  Hatta ehl-i keşfin beyanına göre, Gavs, duasıyla sûfi olmayanların da imdadına yetişir, onların son nefeste imanla kabre girmelerine vesile olur 

Kâmil mürşidlerin sözleri ölmüş kalpleri diriltmek için devadır  Onlar ashab-ı makâl gibi çuvallarla laf etmezler  Pek az ve inci gibi tane tane konuşurlar  Halleri her şeyi anlatmaya kâfidir  Bakışları manevi kalp hastalıklarının şifasıdır  Taş kesilmiş kalpler, onun sevgisine kavuşmakla yumuşak olur  Hadis-i şerifte buyrulduğu üzere: “Görüldükleri zaman Allah hatırlanır ” Cismanî yüzleriyle Allah'ın kullarıyla meşgul olurken, manevi yüzleriyle Allahu Tealâ'ya bağlıdırlar  Dışları halk, içleri Hak iledir  Hadis-i kutside Cenab-ı Mevlâ, “onların gören gözü, tutan eli, işiten kulağı” olduğunu beyan etmektedir  Kim bilir, belki de Hak Tealâ Hazretleri günde kaç kere kalplerinde tecelli edip, “Kalbin nasıl dostum?” diye sormaktadır 

Dolayısıyla böyle bir kalbe girebilmek kadar büyük bir saadet yoktur  Çünkü o kalbe girmek Hz  Rasulullah'ın kalbine girmek ve Allah'ın rızasına nail olmak manasına gelmektedir  Paha biçilmez değerde bir kristale benzeyen o kalbi kırmak ise, şekavetlerin en büyüğüdür  Çünkü bunun manası da yine hadis-i kutside belirtildiği üzere, Allah ile savaşmaktır 

Bir mürşide halife olmak

Kâmil mürşidlerin en tatlı ideallerinden biri de kendilerinden daha büyük mürşidler yetiştirmektir  Bunun için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayıp, onların terbiyesi ile meşgul olurlar  Nihayet belirli mertebe ve makamlara ulaşan talip, mürşidinden icazet alarak halife olur  Yani mürşidlik yapmaya ehil bir kimse haline gelir  Bir mürşidin çok sayıda halifesi olabileceği gibi, hiç olmayabilir de 

Genel olarak iki türlü hilâfet şekli vardır  Birincisi işaretle verilen halifelik, ikincisi de zaruretle verilen halifeliktir  İşaretle halifelik, silsiledeki meşayih-ı kiramın mana alemindeki ittifakı ve işaretleriyle verilir  Tabii bu silsilenin başı Hz  Peygamber s a v 'dir  Cenab -ı Hak kimi seçtiyse, mürşid ona hilafet verir  Makbul ve üstün olan hilâfet şekli budur  Mürid, bu çeşit hilâfeti geri çeviremez  Kâmil (yetişmiş) ve mükemmil (yetiştirebilen) mürşidlerin halifeleri ekseriyetle böyledir  İstisnaları azdır 

Zaruri halifelik ise, bir ihtiyaç veya maslahata binaen, müridin makamı kemale ermediği halde sadece mürşidin izniyle verilen halifeliktir  Bu tip halifelerin mürşidi hayatta olduğu müddetçe insanlar ondan fayda görür  Eğer kemale ermeden mürşidi vefat ederse, onun işi tehlikeli ve zordur 

Yukarıda anlatılanların dışında, bir de müridler tarafından halife ilan edilen şahıslar vardır ki, bunların gerçekte mürşidlikle bir alakaları yoktur  Umumiyetle herhangi bir halife bırakmayan mürşide bağlı müridler bunu yaparlar  Belki seçtikleri zat çok iyi, muhterem ve hatta velî bir zat olabilir  Ama yukarıda anlatıldığı gibi, mürşidlik başka bir şeydir  Kâmil mürşid tarafından izin verilmedikçe irşadları muteber değildir  Hz  Peygamber s a v 'e kadar uzayan bir icazet silsilesinden de mahrumdurlar  Bu gibi zatlar cemaatin önünde hayırlı hizmetler yapan bir ağabey fonksiyonundan öte geçemez  Hakiki terbiye veremez  Başkalarına halifelik izni veremez  Verse de geçerli olmaz  Fenâ ve bekâ mertebelerine ulaşamadığı için, kendilerine rabıta yapılmasına izin veremez, daha doğrusu vermemelidir  Çünkü böyle bir rabıtanın faydası yoktur 

Ders vermek üzere kendilerine vekâlet verilen şahıslara ise vekil denilir  Bazı tasavvufî kollarda bunlara halife diyenler de vardır  Fakat söz konusu zatların mürşidlikle bir alakaları yoktur  Mürşidleri vefat eder ya da vekâletten azlederse, bunların vazifeleri sona erer 

Mürşidlik babadan oğula geçer mi?

Mürşidlik kesinlikle babadan oğula, kardeşten kardeşe, kan bağıyla veya irsiyetle geçen bir vazife değildir  Mürşidlik, ancak amel edip matlup olan mertebelere ulaşan ve ilmi olan salike Allah'ın ihsan ettiği bir görevdir  Bu saadete nail olan, mürşidin oğlu da olabilir, yabancı birisi de   

Fenafillâhtan bekabillâh makamından kim döndü ise, Allah'ın izniyle ona vazife verilir  Dönmeyene irşad izni verilse de, böylelerinin mürşidi hayatta değilse irşad vazifesi yapmamaları daha uygundur 

Kâmil mürşidlerin dikkatle üzerinde durdukları konulardan biri de, bu makamın layık olana verilmesidir  Üftade Hazretleri'nin buyurduğu gibi, yakın çevrede kâmil mürşidlik makamı elverişli hiç kimse kalmasa, dünyanın öbür ucundan layık olan getirilip o makama oturtulur  Tarih boyunca bu hassasiyete sahip olmayanlar kısa zamanda dağılıp gitmişlerdir  Nitekim dergâhların çöküşünü hazırlayan önemli sebeplerden birisi de budur  Geçmişte bazı tasavvufî kollarda, yetişmiş erkek evladı bulunmadığı için beşikteki şehzadeye hilâfet verenler çıkmıştır  Fakat “beşik şeyhliği” diye bir kavramın tarihe geçmesine sebep olan bu kollar, çok sürmeden yok olup gitmiş, isimleri bile unutulmuştur 

Elbette ki gavslık, mücedditlik gibi manevi zirvelerde dolaşan, çevresine feyz, nisbet ve nur saçan büyük imamların ailelerinden büyük zatların çıkmasından daha tabii bir şey yoktur  Hatta bunlardan bazılarının kıyamete kadar devam etmesi beklenir  Mesela mana gözüyle istikbale bakan Gavs-ı Kasravî Hazretleri'nin, kendi aile ocağından yedi tane gavsın çıkacağını müjdelediği rivayet edilir 

Bir mürşidin evlatlarının hepsi birden nazarını Hakk'ın rızasına diker ve bu gaye uğrunda ihlâsla amel ederse, Allahu Tealâ onların sa'y u gayretlerini boşa çıkarmaz  Cenab-ı Hak hem sonsuz merhamet sahibi, hem de âdil-i mutlaktır  Ayet-i kerimede buyurulduğu gibi, kim zerre kadar hayır işlerse onun karşılığını, kim de zerre kadar şer işlerse onun karşılığını görür (Zilzal, 7-8)  Şah Abdülkadir Geylânî Hazretleri'nin amelini işleyen, onun makamına ulaşır 

Çoğu kere demircinin oğlu demirci, çiftçinin oğlu çiftçi olduğu gibi, peygamberlerin oğul ve kardeşlerinden peygamber, mürşidin yakınlarından da mürşid çıkmıştır  İbrahim a s 'ın oğlu İsmail a s ; Yakup a s 'ın oğlu Yusuf a s ; Musa a s 'ın kardeşi Harun a s  bunun en güzel örneğidir  Aynı şekilde mürşidlik görevi İmam-ı Rabbanî Hazretleri'nden oğlu Muhammed   Masum Hazretlerine, ondan da oğlu Şeyh Seyfüddin Hazretleri'ne intikal etmiş, sonraki silsilede de bunun birçok örnekleri görülmüştür

Sahte veya yetersiz mürşidler

Hakiki ve kâmil bir mürşid, iman kurtarma noktasında adeta bir can simidi gibidir  Ancak “taklidinden sakınmak” şarttır  Aksi halde imanı kurtarmak bir yana, tehlikeye bile girebilir  Her meslek ve meşrepte olduğu kadar, bu meslekte de akidesi, niyeti bozuk, menfaatçi, sahte veya eğitimi yetersiz, kemale ermemiş olanlar mevcuttur  Fakat sahte olanları kolay ve çabuk fark edilirler  Yeter ki biraz basiret ve feraset olsun 

Sahte mürşidleri ele veren ipuçları genellikle şunlardır:

* Allah'ın emirlerine ve Hz  Rasulullah'ın sünnetine doğru dürüst uymamak  Dinî, şer'î konularda zaaflar göstermek 

* Kur'an ve hadis-i şeriflere ulemanın verdiği manaların dışında yanlış manalar vermek, olmayacak biçimde yorumlamak 

* Kadınlarla karışık bir vaziyette oturup sohbet etmek, onlara el öptürmek veya mahremsiz teke tek görüşmek 

* Sohbet ve toplantılarında rüyaya geniş yer vermek 

* Haksız yere milletin malını yemek, girdiği menfaat ilişkilerinde muhatabına zarar vermek veya aldatmak 

* Sun'î zorlamalarla bir kısım keramet gösterilerinde bulunmak  (Bu tipler bazen istidraç yoluyla insanın kalbinden geçenleri de söyleyebilirler )

* Kendisinden başka önüne gelen herkese, hatta dindarlık ve salâhiyetiyle tanınan şahıslara bile, kâfir, münafık damgasını vurmak 

* Şeytanın vehim ve vesvesesiyle bir takım hezeyanlarda bulunmak, kendisine vahiy geldiğini vs    söylemek 

* İnsanın gönlüne huzur verecek, Allah'ı hatırlatacak nuranî bir simadan mahrum bulunmak 

Yolu bitirmemiş nakıs mürşide teslim olmak da İmam-ı Rabbanî Hazretleri'nin ifadesiyle öldürücü bir zehirdir  Bir hasta, mütehassıs olmayan, diploması bulunmayan bir hekimin ilacını içerse iyi olmak şöyle dursun, hastalığı artar  İyileşme kabiliyeti de bozulur  O ilaç önce ağrıları durdurabilir  Sinirleri bozduğu, zarar verdiği için ağrı duyulmaz  Fakat bu hal iyilik değil, kötülüktür  Bu hasta hakiki bir hekime giderse, hekim önce o ilacın zararlarını gidermeğe uğraşır  Ondan sonra hastalığı tedaviye başlar 

Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır
Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş  

 
  Bugün 28267 ziyaretçi (70380 klik) kişi burdaydı! Allah Razı olsun!..  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=